15 Şubat 2009

Tango mon amour

Dün tangoya başladık sevgilimle.. Tango güzel danstır, büyüleyicidir, aşktır, tutkudur, içinde ambivalant duygular barındırır, üstelik Arjantin genelevlerinden çıkmıştır, insanı sarmalayan bir hikayesi vardır. Filan ya.. Biz pek bunları konuşup da, "aman hayde bi başlayalım" diyerek başlamadık Umut'la. Bir kaç ay önce, işyerinden bir arkadaşının bu ayarlamayı yapacağını ve haber vereceğini, Ocak-Şubat gibi başlanacağını söylemişti Umut, ben de "ha tamam" demiş ve "evet yahu gidelim" demiştim. O kadar. Len valla o kadar, ha. Çok ilginç. Hiç oturup da üstüne konuşmamışız, cık cık. Hiç bana göre bir hareket değil. Kurcalamam lazım, niye gidiyoruz, neye gidiyoruz, ne amaçla, ne beklentiyle filan diye. Hatta Umut'un daha önce de bir tango deneyimi olduğunu, deneyim dediğim, bir derse gidip sonra bıraktığını dün derse 15 dakika kala stüdyoyu ararken öğrendim. Ortak bir hayal kurmamışız tangoya dair.. O bana sordu mu, sen neden istiyorsun diye. Muhtemelen hayır. Sormadı ama ben söyleyeyim. Ben de tango dendi mi "ayyy" diye bir mayışan, dans ve figürlerden öte, şu bacakların pıtır pıtır bir o yana, bir bu yana ahenk içinde savrulduğu uçuşlara, kıpkırmızı dudaklara, siyah ve seksüü elbiselere, hülyalı bakışlara hasta bir insandım. Hastaydım, o kadar. İşin benim için somutlaşmış hali, Madrid'in rengarenk meydanlarında, rengarenk sürprizlerle karşı karşıya kalıverdiğimiz, 2005 yılının Nisan ayı sonlarının hafif rüzgarlı bir akşam üzerine tekabül eder. Plaza de Mayor'da ana menümüz "ekmek arası kalamar-bira"mızı hüpletmiş, deli danalar gibi sokak sokak dolanırken, denk gelivermiştik bir tango şova.
Törkiş turist ömerler olarak hemen fotoğraf makinelerimizi hazırlamış, aman tanrım içerikli kız nidaları eşliğinde hayran mayran seyre dalmıştık. Turuncuya kaçan kızıl saçlı, gayet de boyu biz kadar, aman da beli de incecik bir hatunla, fırça saçlı, gayet de normal vücutlu bir adam, fittür füttür dans etmekte, takip edemediğimiz bacak hareketleriyle "vaaaaay!" dedirtmekteydiler. Muhtemelen kızlar kendilerini hatunun yerinde, oğlanlar (bir oğlan vardı gerçi aramızda, ama olsun) kendilerini adamın yerinde hayal etmekte, ağzımız açık izlemekteydik. Hatırladığım, zihnimden geçen düşüncelerden biri de, "aaa, ben de yapabilirim!" olmuştu. Olay elbette ki çok zor görünmekteydi. Fakat ben artık kafamdaki tangocu kadın ve adamları artık ne denli soyut, ne denli beşerden uzak, ne denli hayal ötesi, insan üstü düşlediysem, karşımızda piti piti dans eden kadının hiç de ihtişamlı olmayan, pazardan alınma duran siyah etek-bluzu, tamam çok güzel olan ama eski-tozlu dans ayakkabıları, çok net hatırlıyorum adamın arası sökülmüş ve sonrasında herhalde acemi biri veya kendisi tarafından zigzag dikilmiş, gözümüze gözümüze sokulan pantolonu, bana bunu dedirtmişti: ben de yapabilirim! Bunlar da bizim gibi insandılar, üstelik sokaklarda görüp tiplerine dumur olduğumuz İspanyol amcalar ve gayet de haset ettiğimiz İspanyol hatunlar gibi de değildiler. Alt komşu Hafize ve bakkal Hüseyin efendi, misal. Öğrenmişler, yapıyolar, ama çok da güzel yapıyorlar. Şimdi bu satırları didik didik eden okuyucu, sözüm sana: yok ne saçma çıkarımlar yapmışsın, yok o eski ve tozlu ayakkabılar deneyim göstergesi, yok bunlar sokak dansçısı, şapkayı da koymuş ortaya para istiyorlar deme! Ben böyle düşündüm, sen başka türlü düşünürsün, ne de olsa sen de insansın. Bak bak..
Blogger yavaş ama gayet çirkin çekmiş olduğum diğer fotoları da koyayım:
Son olarak da;
Evet, görüldüğü üzere, her yazımda olduğu gibi, bu eserimde de tarihçe koymadan duramadım. Velhasıl, canlı canlı izlediğim o enfes gösteri sonrası, tango benim için yapılabilir bir şey haline gelmiş, yapmak istediğim zımbırtılar listeme girmiş, lakin ben aradan geçen yıllar içinde ne parasal ne vakitsel olarak münasip durumda olmuş idim. Geçtiğimiz bahar aylarında, internetten epey bir tarama yapmış, Ankara'daki tango insanlarına, kurs takvimlerine-fiyatlarına, milongalara özenmiştim ama sonra yine kalmıştı. Demek ki, bir başkasının benim için ayarlayıp, "hadi!" demesi gerekiyormuş, şaşırmadım kendime. Ha, şimdi uygun muyum, vakitsel-parasal? Yaz başında evleniyorum, ev tuttuk, eşya baktık filan derken feci vakit harcıyoruz, adliyede Şubat dosyaları daha bitmedi, Mart yığılmış vaziyette, bu dönem de dört dersim ve bir seminerim var, araştırma daha sürüyor, üstelik grup terapisinde liderlik bende, hoyda bre! Konuyu dağıtmayayım, haftada bir gün, bir saat ders ve sonrasında iki saat pratik, bakınca gayet makul. Üstelik dünkü derste sergilediğimiz performans nedeniyle, bizi tango yasaklısı da edebilirler, zira ilk dersi kaçırmış ve gayet eblehçe bakarak derse başlayan iki tip olarak, kıkırdamadan duramayarak ve artık nasıl gözüküyorsak bir ara kadın hocanın (adını unuttum) gelip gülerek, "siz ne kadar komik görünüyorsunuz, napıyorsunuz?" demesi ve müdahalesi üzerine, bizim tango macerası pek uzun süremeyebilir diye düşünmeye başladık:) Üstelik de bu tangoda tüm kontrol erkekteymiş, amanın hiç bana göre değil! Üstelik de hayat felsefesi "uydur uydur yapıver" olan Umut ve kalas benle bu iş hem çok uzun sürer, ama hem de çok güleriz ve çok eğleniriz gibime geliyor.
Winamp'ta Seyyan Hanım ve ilk Türk tangosu "Mazi". Gideyim, sevgilime "bu tangoyu bana lütfeder misin cicim?" diyeyim de geleyim..

25 Ocak 2009

Evleniyor muyum, ne?

Ay amanın aşık oluyorum galiba, dur daha değil, oldum bile, çok sürprizli bi adam bu yahu, yok yok sürpriz değil bu başka bişiy, şuraya gidelim, buralarda gezelim, oraları görelim, huysuzluk yapalım, her şey içimize işlesin, seni çok seviyorum, benimle evlenir misin, nişanlandık yani şimdi, derken... evleniyoruz artık.. 21 Haziran 2009, Pazar günü, yılın en uzun gününde, Eskişehir'de minik bir bahçede, çimin çayırın üstünde, güneşin tanıklığında, sevdiklerimiz yanımızdayken, evleniyor olacağız.. Önümüzdeki yaklaşık 5 ay, bir yığın iş, keyifle yapılmak üzere bizi bekliyor. Her ana temas edip, kah gülüp, kah huysuzluk yaparak, çok arabesk olacak ama, arada hayatı cehenneme çevirip, arada birbirimiz için ölerek (yaptık, ordan biliyorum), yaşamlarımızın geri kalanını birlikte geçirmek üzere, kolları sıvamış bulunuyoruz.
Fotoğrafa gelirsek; ayaklarımız toprağa sağlam basılı, başımız gökte, aynı yöne bakıp, aynı amaca odaklanarak.. hahhayt! Çok eğleneceğiz sevgilimle.
Bizimle olun.

19 Ocak 2009

Bugün 19 Ocak

Henüz kalem müdürüne dalaşmadığım, hürmette kusur etmediğim, dolayısıyla da kalemde internete rahat rahat girebildiğim günlerdi. 2007'nin 19 Ocak'ı, kasvetli bir akşam üzeriydi. Boş bir bilgisayarı gözüme kestirdim. Çıkmadan önce bir iki fink atayım dedim. Ekşi sözlüğe tıkladım. Hrant Dink vardı en başta. Önce boş boş baktım ekrana. Anlamam, anlamlandırmam zaman aldı: öldürülmüştü. Şok olmuştum. Çok feci şaşırmıştım. Sonra, hala şaşırabildiğime şaşırdım aslında. 301'den yargılanış sürecini takip etmekte, yazılarına ilişkin yorumlara dalmakta, bilirkişi raporunu sallamayan mahkemeye şaşmakta, "hakkaten somut dönemdeyiz len biz" diye ahvah etmekteydim o günler.. ya da bir süredir.. Sonra o iç sızlatan fotoğrafıyla kaplandı ortalık.
Aradan 2 yıl geçti. Bazı minik şeyler açığa çıktı, bazı kocaman şeyler gölgede kaldı. Esas amcalar ortada değil "henüz". İstihbaratçılar, albaylar için yargılanma izinleri daha yeni verilebildi. Dink'in her duruşmasında hastalıklı faşist bünyeler dikkat çekti. O organizmalarla aynı havayı soluyor olmaktan, aynı ünvanı taşıyor olmaktan utandık. "Ama onlar da.." diyen cümleler duyduk bol bol. İnkar iliklerine işlemiş bir milletin evlatları olarak, köşeye kedi gibi kıstırıldıkça pati attık.
Her şey çok yavaş ilerliyor. Ama, benim hala umudum var. Bir şeyler olacak.
Şimdilik yapabildiğim; takip etmek, hatırlamak.
Her 19 Ocak'ta, burada.

05 Ocak 2009

Babam

Akşam maillerimi kontrol ederken, bir baktım kardeşim bir link gondermis, "kızlar, babamla ilgili bir link, açın bakın, hehe" diye. Tıkladım, okudum, "vay be, aslan babam, koç babam, fizikçi babam" dedim, tıpkı küçükken ondan bir şey istemeden önce yaptığım gibi :) Biz evden ayrılana dek bize, bizden sonra anneme zorla ışık, dalga anlattığını, hatta en son annemin ördüğü bir fiskos masası örtüsünün geçirilmesi gereken kumaş miktarı için kadıncağıza pi re kare tadında 15 dakikalık bir seminer verdiğini ve annemin olayı kaptığını biliyor ve "evet, benim babam süper hocadır" diyordum; üstüne bu link ile bir kez daha kendisine buradan huhuuuuu! diyorum, yirim.

04 Ocak 2009

40 kez söylersen olur!

2008'e ilişkin anlatacaklarım ve 2009'a dair söyleyeceklerim var daha, ama ben bu yılın ilk gönderisini, 2008'de başıma gelen en güzel olaylardan birini anlatarak icra etmek istedim: 2004'ün son ayında aile mahkemesine atanıp da 2005'in Ocak ayının 3. günü göreve başladığım gün, hakim ve kalem mensupları beni biriyle tanıştırdılar: "al len rabia böcüğü, bu senin burada çalıştığın süre boyunca anandan babandan gardaşından sevdiceğinden daha çok görüp daha çok vakit geçireceğin, birlikte çalışıp birlikte rapor sunup birlikte görüş bildireceğin adam, nam-ı diğer pedagog!" mealinden bir tanıştırma... Ünvanı pedagogdu, bildiğim kadarıyla Türkiye'deki tek pedagoji bölümüne sahip olan İstanbul Üniversitesi, bölümü 80lerin sonunda kapatmış, dolayısıyla da Türkiye'de pedagog unvanıyla adam yetiştiren bir eğitim kurumu yoktu. Durum anlaşıldı ki, arkadaş Ankara'daki gazide ay pardon güzide bi üniversitemizin kimya öğretmenliği bölümünden mezun olmuş ve pedagojik formasyon denen bir kaç ders almış olmasından mütevellit, pedagog unvanı kendisine kondurulmuş bir arkadaştı. Bu konuda onun bir suçu var mıydı? Hayır. Suç kimdeydi? Yurdumuzun nadide bakanlıklarından Adalet Bakanlığı, Almanya modelinden etkilenip de orada "sosyal pedagog" unvanlı uzmanların olduğunu görünce YÖK'e resmi bir yazıyla "biz kime pedagog deriz Turkiye'de bacım?" diye bir soru sormuş ve bari bu konuda doğru bi iş yapın be adam dedirten YÖK de "eğitim fakültesi mezunlarına pedagog denebilir kanımca" diye geçerlik ve güvenirlikten yoksun bir yazı göndermiş, bunun üzerine Anadolu'nın bağrından kopup gelmiş ve KPSS sınavından aldığı 90 puanla kendisini süpersonik zeka sanan ne kadar kimyacı, biyolojici, teknik eğitimci arkadaş varsa pedagog kadrolarına akın etmişti. Velhasıl her bir mahkemenin pedagogu ayrı güzeldi, lakin benimki bir başka güzeldi..
Giriş kısım bu.. Önemli olan gelişme kısmı ise, tabii ki alınan bir kaç pedagojik formasyon dersiyle bu işin yapılamayacğı net olduğundan ve ne çocuk gelişimi, ne psikopatoloji, ne görüşme tekniklerinden haberdar olunduğundan, üstelik de bu zavallı çocukcağız, ben gibi bir psikopatın eline düştüğünden, geçirdiğimiz 3.5 yıldan bahsedeceğim size. İlk başta, "gel yavrum bana doğru, çekinme" diye yaklaştım. Baktım tık yok, hiç bir şey bilmiyor. Tamam dedim, öğretirim. Ev ziyaretlerine gitmeye başladık, koltuğa bağdaş kurup oturur. Uyarırım, möl möl bakar. Elli çeşit göz hareketi geliştirdim; hop! şişt pişt, abi napıyosun lan düzgün otursana elalemin evinde! Soru sormak ister, görüşme akışı bozulur. k'leri g olarak söyler, sorular anlaşılmaz, üstelik benim ters ters baktığımı fark edince kekelemeye başlar. Çay-kahve ikramlarında uçan tekmeyle sehpayı devirip "allaaam" dedirtir. Görüşmeye girmeden tuvaletten koşarak gelir, yüzünden sular süzülür ve elinde kısmen kurulandığı buruş buruş mendille, görüşeceğimiz kişinin elini sıkar, uygunsuzca dokunur. Karşıda kadın ne travmatik olaylar anlatıyordur, hüngür hüngür ağlayarak, ve orada trajikomik bişiy söyler, bu gülmeye başlar. E ben de hiper temiz, titiz, salon hanfendisi değilim ama edep var adap var! Velhasıl, ilk 3 ay baktım ki, kaderim böyle yazılmış, başka da çare görünmüyor, başladım mobbing'e. Nam-ı diğer, işyerinde duygusal taciz. Adamın canına okudum 3.5 yılda. Her görüşmeden sonra: onu sorma; sen sus! ben konuşcam! ay çok biliyosun sen, dünkü raporun çok eksik olmuş, de"leri ayrı yazman gerektiğini bilmiyo musun beah! sadece tvde altyazı okuyan adam bile şoförün şöför yazılmayacağını bilir, bu rapora ben imza atamam, git öyküyü tam yaz, geç kaldın, erken gittin, çocuğa öyle sorma, öyle yaklaşma, ne uygunsuz bir bakış, ne anlamsız bir soru, çok yanlış düşünüyosun, siz pedagoglar, ya aslında senin burada çalışmaman gerekiyo biliyosun değil mi, niye öğretmenlik yapmıyosun gül gibi, memlekete bir yere tayin istesene be! gibi. Mobbing yapmak da zor işmiş haa, adamı insanlıktan çıkarıyor bir süre sonra.
Velhasıl, 3.5 yıl boyunca ben bu adamı canından bezdirdim, lakin birlikte çok keyif aldığımız, çok önemli işlere imza attığımız, gözucuyla anlaştığımız, yani birbirimizi 0.3 mg. seviverdiğimiz zamanlarımız da oldu. Diğer mahkemelerdeki arkadaşlar, benim ne bahtsız olduğumu ve bunun acısını da zavallı çocuktan nasıl fitil fitil çıkardığımı bildiler. Bir dilek tutların baştacıydı o: gitsin istiyorum! Belki 40 kez söyledim bunu, 40 bin kez istedim ve sonunda oldu: canına okuduğum zavallı çocuk, tayin isteyerek geçen Kasım ayında memleketine gitti.
Ettiğim eziyetlerden haberdar olan diğer uzman arkadaşlar, B "ben gidiyorum" diye millete söylediğinde ya da onun tayinle ayrıldığını duyduklarında, gözler muzipçe bana kayıp "seni manyak, gönderdin en sonunda çocuğu" diye inceden sırıtsa da, valla gidiş nedeni ben değilim. İş ortamında mutsuzdu:), daha ağırlıklı olarak da ekonomik sebepleri vardı. Ama yine de, bazı bazı, içimde bir minik melek sızı, "oğlum çok mu abarttın aceba?" diyor, sonra şeytan sızı gelip "ne abartması beah, hem bak ne iyi oldu, senden ne çok şey öğrendi, o küçük şehirde güzel bazı işlere imza atar zannımca" diye dürtüyor.
Bu da böyle bir anımdır işte.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...