memleketten insan manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
memleketten insan manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2009

Laparoskopik kistektomi

Bugün, başlıkta adını zikrettiğim ameliyatımın üstünden 3 ay geçmiş olacak ki, kontrol için hastaneye şey ettim, yani Hacettepe kadın-doğum, veyahut obstetrics ve jinekoloji da denebülür, oraya..
Hikaye geçen Temmuz'da başladı. Biz daha balayından döneli 1 hafta olmamış, gayet mıçmıç bir şekilde yaşar iken, bir gece ansızın geliverdi bir sancı. Saat 3 filan, nolüyo len diye diye tuvalete gittim. Klozette kıvranıyorum ama ses de çıkarmamaya çalışıyorum. Sanki bişiler yapabilsem geçicek ağrı ama tık yok! Bir yandan kıvranırken bir yandan da yüzümü aynaya dönmemle böyle bembeyaz bir tiple karşılaşmam ve oha demem bir oldu! O panikle koşar (hatta koşamazsın iki büklüm sürüklenirsin) Umut'u uyandırırsın, ölüyorum galiba diye ağlarsın, aarrhh/urrgghh/oahufkfufkf türü sesler çıkarırsın, o ovalar karnını ama geçmez, sıcak su torbası filan derken ağrı biraz hafifledi ve ben uyumuşum. Sabah yine hafiften başladı ama daha tolere edilebilir vaziyetteydi. Umut bir koşu eczaneden metsils diye tadı .oka benzeyen bi ilaç getirdi. Efenim bunu içen takır takır sökülüyomuş bööle gaz maz ağrı mağrı kalmıyomuş, fakat 2 mi 3 mü ne çiğnedim, hiç bi işe yaramadığı gibi akşama kadar da o iğrenç tadı ağzımdan gitmedi. Neyse işte, Umut işe gitti. Benim de öğleden sonra Ulucanlar'a gitmem lazım, ev ziyaretine. Biz tabi iki bilmiş, bunun gaz ağrısı olduğundan çok emin olduğumuzdan hastaneye gitmek filan aklımıza gelmiyor.
Öğleden sonra, yataktan kalktım, iki büklüm giyindim, tam dik duramıyorum, o halde gittim adliyeye. Sevgili iş arkadaşım M. de bu halim nedeniyle bana eşlik etti ve ev ziyareti yaptık, adliyeye döndük, ben hala iki büklüm. Akşam 5 gibi benim surat yine beyazlamaya tipim kaymaya başlamıştı ki, Umut geldi ve gittik Y. Yıl hastanesine. Tetkik metkik derken, ordaki pratisyen hekim "karnınızda yoğun gaz var, endişelenecek bi durum yok gibi ama bence siz en iyisi genel cerrahisi olan bir hastaneye gidin, apandisit filan olabilir" dedi. Yolda Melih'i arayarak
Hacettepe'ye doğru yola düştük. Aslında acıktığında midesinden başka bişiy düşünemeyen kocam "eve bi gidelim, bi yemek yiyelim, bi bakalım, bi arayalım Melih'i filan diyodu" ama zaten artık nevri dönmüş ben "hoytarebeah, sen beni düşünmüyosun da vik vik vik" diye diye.. Öyle işte..
Hastane kısmı feci oldu. Beklenmedik. Sanıyoruz ki iki piş piş bi mişmiş diyip gönderecekler bizi eve. Ama zaten hemen yanımıza inen Melih'in tavırlarından anlamalıydık. Melih, tıpkı bir çocuğa anlatır gibi tane tane güzel güzel "epey solgun görünüyorsun, şimdi sana mayi vericekler, bu gece burada kalabilirsin, jinekolojik bi durum olabilir" filan diye konuşmaya başladı. Daha ben "ne jinekolojik durumu, nası yaaa?" diye kendi içimde düşüncelere gark olamadan, kendimi Hacettepe'nin acilinde bir sedyenin üstünde, Melih bana damar yolu açar iken buldum! Sonrası evlere şenlik: Pek çok doktor tarafından muayene, ultrasonlar, 3 şişe mayiye rağmen çişimin bir türlü gelmemesi, uykumdan yeni muyaneler için uyandırılmam, kan alımları, acil servisin bilindik ama yine de uzak gelen trajik gürültüleri, ağlama sesleri, hırıtılı nefesler, endişeli bekleyişler, ailelerden, hakimlerden telefonlar.. Umut'un kah ayak ucumda kah baş ucumda bekleyişi. Ve benim yine bi sürü şeye uyuz oluşum.
Uyuz olunmaz da ne olunur abicim? Sözde ülkenin en kallavi hastanelerinden biriyiz. En iyi tıp fakültelerinden biri. Şimdi dr. geliyor (bunlar çoğunlukla kadın doğum'un asistanları, gecenin o vakti asistanlar var imiş). İlk soru: evli misin bekar mısın? Abicim, yani bakire olup olmadığımı mı soruyosun? Anlaşılan onu soruyor, çünkü evliysen muayeneyi ona göre yapacak, allah ne verdiyse dalıyor abim. Yahu, belki ben bekarım fakat bakire değilim, gayet de aktif bir cinsel yaşamım var. Veyahut evliyim fekat kocamnan bi türlü sevişemedik, vajinismusum ben belki. Adam gibi sorsana, bakire misin değil misin diye? Ya da dr. geliyor, ki bu dr.lar gelir gelmez hemen bi karın muayenesi yapıyorlar ilk, bastırıp çekiveriyorlar ellerini, ben acıdan zıplıyorum. Sonra başucumdaki dosyayı alıyor, bakıyor, "hmm evliymişsin, ne kadar oldu?" bende böyle kuzu gibi bi ses: Valla daha 3 hafta bilene olmadı, diyorum. Sonra bana böyle elini kolunu aça aça anlatmaya başlıyor: Rabik Hanım, şimdi daha çok yeni evlisiniz tabi, o bölge (viç van?) nizin florası yeni bir döneme uyum sağlayacak, falan filan". O bölge en mahrem bölge. Böyle hiç ucuna bucağına dokunmadan çevresinden konuşuyoruz. Yahu abicim, ben o kadarlık evliysem sen ne biliyosun benim o kadar zamandan beri seviştiğimi? Bu nasıl otomatik bir kabuldür tövbe tövbeeee? Belki ben 12 yaşından beri hoyda breh sevişiyorum, flora mlora hak getire gari? Flora kuramın çöküyor o vakit. Yani doktora kendi kendine, ama öyle değil, şöyle böyle diye açıklama yapmazsan, kendi bildiklerine giderler, benden söylemesi. Halbüüüse, gayet net iki-üç soru soracaksın: Aha jinekoloji tıp ilmine benden de bir katkı olsun:
1. Bakire misin, değil misin?
2. Ne zamandan beri cinsel ilişki yaşıyorsun? Daha da çeşitlendirilebilir. Kapiş?
Velhasıl, acil gecesi bizim için zor bir geceydi. Bir posta beyi (posta beyleri diye bir grup var, eskinin hastabakıcısı olsa gerek) tarafından tekerlekli sandalyeye bindirilmiş halde ultrason odasına götürülen, arkasında kocasının yetişmeye çalışan ayak seslerini duyan (posta beyi usain bolt'dan halliceydi valla), çişini altına kaçırmak üzere olan ben (3 şişeden sonra nihayet sıkıştıydım), gecenin 2'sinde, hastanenin boş ve loş koridorlarında ilerlerken, kendimi Tezer Özlü kitaplarında gibi hissettim. Öyle yalnız, çaresiz, depresif hissettiğimi, kendime acıdığımı hatırlıyorum. Ulen Rabik, daha dün Umut'la uyduruk bişiye anıra anıra gülüyoduk, şimdi şu acınası hallerine bak!
Sabah oldu, 9 temmuz sabahıydı anımsıyorum, acil tıp asistanları filan vizit ettiler beni.. Bu sırada yine jinekolojiden asistanlar neyim geldiler. her gelen bir de şu bey muayene edecek sizi diyor, ben havalelerde ay nolur artık istemiyorum diye, tabii içimden. Ancak artık yavaş yavaş anlaşılmaktaydı ki, cillop gibi bir kistim vardı sağ overde. 3.5 çarpı 4 cm boyutlarında. Karnımı ağrıtan oymuş. Tıfıl şey.
Saat 11 gibi, benden daha bitmiş haldeki sevgilim, işlemleri halletti ve biz çıktık hastaneden. Sevkim olmadığından bakanlık kartım rehin kaldı. Ama nasıl mutluyuz, oh kurtuluyoruz ya şu hastaneden, evimize gideceğiz ya, sevgilim bana yayla çorbası yapacak, ben koltukta uzanıp dinleneceğim ya mır mırr. Sanki kaçar gibi uzaklaşırken Anıl aradı. Melih bize ulaşamamış onu aramış: Anıl'ın da doğumunu yaptıran bu işlerin piri Tekin hocayla konuşmuş, hoca uygunmuş şimdi bir de onla görüşebilirmişiz. Melih sayesinde kraliçeler gibi bakılıp değerlendiriliyorum fakat artık nasıl sinirlerim bozulduysa ben bu telefonla birlikte başladım ağlamaya: nasıl ağlıyorum ama, gitmek istemiyorum, yeterrrrr, kist varmış işte anlaşıldı nolcaksa olsun gitmiycemmmmm. Umut beni iknaya çalşıyor: aşkım bak bi de o görsün merak etme uzun sürmez bile". Paşa paşa geri döndük mecbur. Tekin hoca görmeden orda bir asistan sanırım en baş olanı, beni yine muayene etti. Şimdi efenim, bu cani doktorların muayene dediği ve benim yeter len diye kaçtığım prosesin adı transvajinal ultrasonografi. Normal karından yapılan ultrasondan (ki onu da yaptılar ve o gayet sıkıntısız bişiy, acayip sıkışık halde gıdıklanıyorsun bir aletle) daha sağlıklı veriler sunduğu için kist mist hikayesinde onu tercih ediyorlarmış. Adından da anlaşılacağı üzere vajinayı trans geçen bişiy bu. Bildiğin, uzun ince bi aletle sevişiyosun abi. Onu bir güzel bir jelle coitus'a hazır hale getiriyolar, sonra da allah ne verdiyse, kanırta kanırta aha şurada şurada gördüm diye diye kisti izliyorlar. Yani böğürmem boşuna değil. Öyle canı çok tatlı değilimdir, acı eşiğim de gayet yüksektir, fekat bu bildiğin çin işkencesi. Iyyak!
Asistanlar muayene edince sonuçları Tekin Hoca'ya götürdük, akça pakça pek şeker bir adam, tam bir tonton dede. Söyledikleri çok rahatlattı beni. Vay be, öylecene durabilirmiş içimde, no problemo. Hastaneden ayrılmadan önce ca-125 diye bir kan ölçümü için kan verdim. Bu da her over kisti olan hatuna yapılan bir ölçümmüş, tümör belirteciymiş, pazartesi sonucunu al getir bize dediler. Çıktık, eve geldik. Ev gözüme bin kat daha güzel gözüktü o gün. Saray gibi. Bi nevi.
O haftasonu biraz bunalım takıldım: İnternetten oku oku, depresyona gir. Ne kanser olma ihtimalim kaldı, ne infertilite olasılığı. Bildiğin kısırlık! Hayır, çok seviyorum veletleri, zaman zaman bi tane de benden çıksa nasıl bişiye benzer aceba diye düşünmüşlüğüm vardır fekat çocuk yapmanın ille de şart olmadığı kanaatindeydim. (Gerçi bana göre insanlar çocuk yapmayacaklarsa evlenmemeliler. Ne gerek? Ama len o zaman biz niye evlendik? de denebilir ki bu ayrı bir yazı konusu olsun) Ya da olmayabilir, mis gibi evlat edinirsin. Koruyucu aile olursun filan. Ama birinin/birilerinin/internetin insana "ya zaten istesen de çocuk doğuramaycan zaten, hah!" demesi insana fena koyuyormuş. Doğurmayacaksam ben doğurmayayım. Kendi insiyatifimle, diğ mi ama? Velhasıl, o hafta sonu buhranlarda koşan bi rabik oldum ben.
Sonracığıma, pazartesi günü ca-125 sonucum için hastaneye gittim. Tahlil neticesini, Tekin Hoca'dan önce beni muayene eden Özgür isimli asistana ve sonra da Tekin Hoca'ya göstereceğm. Hedef belli. Haftasonu okumalarımdan ca-125 ölçümünün normal değerinin 0-35 arasında olduğunu öğrenmiş idim. Forumlarda kadınlar yazışmış: ay benimki 296 çıktı, nolcak filan? diğer kadınlar hemen vah vah koş koş doktora sor allah kurtarsın babında şeyler yazmışlar. Dedim, hah, yüksek çıktıysa zçtık!
Neyse işte, sonucu aldım kadın-doğumun sekreterliğinden, baktım hemen, orda dört haneli bişiy yazıyor: 1215. İşte Rabik, işte. hayatın sonu. Bildiğin kansersin oğlum sen! Yumurtalık kanseri. Zaten sinsi bişiymiş, bak sen daha hayata ilişkin ne hayaller kurarken hiç çaktırmadan sinsi sinsi yemiş seni. Daha çok gencim ben yauv! Bir yandan hüzün, bir yandan isyan derken, asistan Özgür'ü aramaya koyuldum muayene odalarında. Bu arada Umut arıyor zırt pırt, kendisi İstanbul'da kongrede. Ama o kadar hassaslaştım ki telefonda konuşcak halim yok, Umut'un da sesini duyunca benim ses iyice çatallaştı, yüzüne kapattım yoksa ağlıycam. Doktoru görmeden ağlamamam gerek. Nerde len bu Özgür derken odalardan birine girdim, oradaki uzun boylu çok yakışıklı kibar bir doktor buyrun dedi. Dedim ben Özgür Bey'i arıyorum. Hangi Özgür diye sordu bu kez. Valla soyadını bilmiyorum, çok uzun boylu bir Özgür Bey, kendisi baş asistanmış dedim. Bunun üzerine bu iyi kalpli genç adam kocaman bir kahkaha patlatarak, "gelin ben bakayım size, benim adım da Özgür, zaten onlar size baksalar da sonra gelip bana soracaklar" dedi. Anladım ki, kıdemli biri. Dedim "ben geçen perşembe acilde yattım, kistim varmış" sözümü bitirmeden bu Özgür Bey, " aa tamam, siz acildeki hastamızsınız, sonuçlarınıza ben bakmıştım zaten" dedi. Dedim, ca-125 sonucu istenmişti, galiba biraz yüksek çıkmış. Sonuca bakınca gayriihtiyari bir "ouvvv" sesi çıkardı. "Hakikaten yüksek çıkmış, gelin bir de ben muayene edeyim" dedi. Bildiğin işkence yeniden başladı, fekat bir farkla, bu Özgür Bey hiç öyle acayip kanırtmalar yapmadığından ben daha az rahatsızlık hissettim. Sonra birlikte Tekin hocaya gittik falan filan derken, neticede, koç gibi bir kistimin olduğu, ca-125 değerimin bu kadar yüksek olmasının tek başına bir kanser göstergesi olamayacağı, kaldı ki ultrason görüntülerinde kistin anormal bir görünümünün olmadığı, ayrıca regl dönemi başlangıç ve bitimlerinde bu değerin hep yüksek çıktığı, benimkinin de bu dönemde ölçüldüğü her iki doktor tarafından bana söylendi. Ben bol bol soru sordum, Tekin Hoca da bana "sen zor hastasın "deyip gülerek Özgür Bey'e "sana kolay gelsin" dedi. Sonra bana "sen bu Özgür Bey'e iyi yapış, çok iyi doktordur" falan diip Özgür Bey'i gazladı. Bu arada da sürekli, "bu kist alınabilir deeee, alınmayabilir de; ameliyat olabilirsin deeeee, olmayabilirsin de, bunla bir ömür yaşayabilirsin deeeee, yaşamayabilirsin de" deyip, beni sinir etti. Daha net söylemler bekleyen bir hasta tipiyim ben. Tamam anladım, ameliyatla kistin alınmasına karar verecek kişi benim ama, sen de bir bilen doktor olarak, riskleri konusunda azcık yönlendirici olmalısın, diğ mi ama? O gün beni, yine ve yeniden "takip edicez seni, çok hoplayıp zıplama bu arada patlamasın kist" diyerek ve 1 ay sonra regl bitiminde gelmemi istediklerini söyleyerek şutladılar. Yoksa ben daha çoook soru sorardım.
O bir ay boyunca normal yaşamıma geri dönmeye çabaladım. İnsanın kaygıdan arınmış ebeveynleri olması süper bişey. Annem beni gazlayıp durdu. Bi de sürekli nazar değdi sana vahvah tühtüh diye odağı çok başka noktalara çekti ve ben de çok süper ötesi bir insan olduğumdan nazar değimiş olduğuna kendimi ikna ederek, gerçekliklerden uzaklaştım. Oh mis. Tabii bu süreçte kist ara ara ağrı yapıyordu. Varlığını sürekli gözüme sokmaktaydı. Koşmaya çıkıyoruz, daha iki dakka olmamış, sağ pelvisin ordan tık tık bişiy arıza yapıyor, tabii benim moral hemen yerlerde. Umut'a bol bol naz yaptım. İstediğim bişiy olmayınca kist hemen ağrıyıveriyordu niyeyse, hehe. Yok o kadar da insanlıktan çıkmadım. Henüz.
Bir ay geçti ve ben bu süreçte bu dangalak kistten kurtulmaya çoktan karar vermiştim bile. Rahat hareket edemiyorum. Kendini belli etse bir dert, etmese bir dert. Ortada ağrı yokken len yoksa patladı mı bu salak, şu an o pis kist sıvılarıyla yavaş yavaş zehirleniyor olabilir miyim, yoksa yaşamımın son 3 dakikası mı? filan gibi hezeyanlara kapılmaktaydım. Gittim Özgür Bey'e. Bu arada kendisi süpper bir doktor. İnsan bu kadar mı rahatlatıcı olur yav? Bana çok iyi gelen bir tarzı var. Belki duymak istediğim şeyleri söylediğinden.. Bu nedenle ilk zamanlardaki kadar korka korka gitmedim kendisine. Muayene sonucunda süpersonik kistimin 1 santim daha büyümüş olduğu görüldü. Bak hele terbiyesize dedim. Özgür Bey "bunu artık alalım "dedi, ben zaten dünden hazırım. Ca-125 tekrar ölçüldü. 65'e gerilemiş değer. Komple bir oh çektik. Ameliyat öncesi son görüşmeye Umut da geldi. Özgür Bey'le tanıştı. Odasından çıkar çıkmaz, "bi kadın doğumcu için fazla yakışıklı, ama yapıcak bişiy yok" deyip beni çok güldürdü. O da doktoru çok başarılı buldu, velhasıl 26 Ağustos 2009 Çarşamba günü ameliyat randevusu olarak verildi.
Ameliyat öncesi gerekli tetkikler yapıldı. Akciğer grafileri, kan ölçümleri, diğer sağlık sorunlarının bilgilendirilmesi. Tabii bu süreçte süpermen Melih yanımızda. O olmasa her şey bu kadar tıkır tıkır gitmezdi. Ailecek çok seviyoruz kendisini. Hiçbişiy yapmasa da severdik gerçi, orası ayrı.
Ameliyattan bir gece önce anneler geldi. Ben bu arada gayet rahatım. Salak gibi, başıma geleceklerden habersiz yerli yersiz konuşup duruyorum. Kapalı ameliyat olcam nasıl olsa. Çok ciddi bir kanama olursa açığa dönüşebilir. Genel anestezi aldıktan sonra, biri göbek deliği altı, biri pelvis kemiği altı, biri de pikini bölgesinde bir yerden üç kesi açıp ordan birinden kamera birinden çatal bıçak sokup kisti alıyorlar, sonra patoloji sonucunu bekliyoruz. Niyeyse hiç acı çekmeyeceğimden çok emindim ama gördüm sonra acı neymiş. Tek korkum, aspirin, metamizol, prepifenazol alerjm olduğundan, sap bir anestezistin gelip bana bu maddeleri dayaması ve benim kist aldırırken hayatımdan olmam. Amma korkuyomuşum ben de ölümden haa!
Gece 12'den sonra bişiy yemedim içmedim. Sabah annem, ben ve Umut hastaneye yola çıktık. Umut'un annesi evde kaldı. Sabah yeniden bir son muayene. Bu arada ben tabii transvajinal ultrasonografi ile iyice can ciğer arkadaş oldum. Bi tane de eve mi alsam len aceba diye düşünmedim değil:P Muayene sırasında bi tane daha bişiy görmesin mi Özgür Bey? haydaaaa, ne biçim bi bölgesin sen abicim? Ne fışır fışır habire bişiyler kaynatıyosun, üretiyosun, yok ediyosun? Ben küfrederken Özgür Bey başka bir doktor çağırıp ona da gösterdi. Soyun giyin, tekrar soyun, çarşaf sarın filan ben zaten aç susuzum, iyice bittim tabi. Ha bu arada, kadın doğum camiasına bir önerim daha var. Abicim niye kadınlar sarınsın diye çift kişilik beyaz çarşaf koyuyosunuz oraya? Onu da 10a katlamışlar, ne sarabiliyosun ne bişiy. Sarınmak için gayet yeterli bence, tek kişilik çarşafı ikiye böl yeter. Yani o ölçülerde bir çarşaf gayet uygun. Hem daha ekonomik olmaz mı?
Neyse, gelen doktor da iyice kurcaladı beni ve görünen yeni kistin adet öncesi dönemde oluşan sağlıklı bişiy olduğu fark edildi. Sonra günlük operasyonların yapıldığı ameliyathane denilen yere indik üçümüz. Sonra birden beni hop diye çağırmasınlar mı? Adım anons edilince ben hoplaya zıplaya koştum, birden arkamı dönüp annemlere el salladım. Ameliyathaneye girdim. Bir doktor, benden detaylı öykü aldı, ilaç allerjilerimi sorguladı falan filan ve ben çıktım geri bekleme salonuna. Benim ameliyata girdiğimi düşünmüşler. Çıktığımda Umut ortalıkta yoktu, annemin de ağzı kıpır kıpır dua ederek etrafı izlemekteydi. Bitti ameliyat dedim, annem yemedi tabi. Anlattım bilgi aldıklarını. Umutyos 5 dakka sonra çıkageldi, bildiğin yarım paket sigara içmiş inek. Diyor ki, çok kötü hissetmiş ben içeri girince. Bana göre ise, fırsattan istifade fosur fosur abanmış sigaraya. Her zamanki gibi uzlaşamadık:) Sonra süpermenimiz Melih geldi, bizi bilgilendirdi ve ben saat 12.30 gibi içeri alındım. Komple soyunup yeşillere büründüm. Bildiğin cerrah olmuş Özgür Bey geldi sonra, bana dedi ki "ciddi bir durum olursa yumurtalıklardan birini almak zorunda kalabiliriz, ama bir sıkıntı olacağını sanmıyorum". Ben de. Bu adama o kadar güveniyorum ki, sıkıntı olacağını ben de sanmıyorum.
Beni ameliyat odasına aldılar. Bol ışıklı, çok tertemiz, teknik alet edevat dolu bir salon. Red hot chili peppers çalıyordu. Bir de siyah bir doktor var, ameliyata katılan. Urfalı versiyonu var bu grubun, isot diye biliyor musun diye onla dalga geçip gülüştüler. Bu çikin esprilere ben de güldüm. Sonra Özgür Bey'e çişimin geldiğini söyledim. Biz hepsini halledicez deyip gülümsedi. Sonra anestezi uzmanı gelip bana sorular sordu. Sonra kapıdan biri Rabia diye bağırdı. Baktım Melih. Gülümseyerek el sallıyor. Arkasında Umut varmış, Melih ona da cerrah kıyafetleri giydirip içeri sokmuş, ama onu görmedim. Melih'e gülümseyerek el salladım. Tanıdık birini görmek çok iyi geldi o sırada. Sonra "yav ben uyuyorum galiba" dediğimi anımsıyorum yüksek sesle. Kopmuşum.
Uyandığımda, 5-6 yaşlarında bir çocuğun ağlama sesleri ortalığı yıkıyordu. Yoğun bakımdaydım galiba. Başucumda Umut'u gördüm. Çok güzel gülümsüyor bana. Ayılmadan önce bol bol "yımırtalıklarım nerdeeeeeeee? söyle aldılar mıııııııı? söyleeeeeee!" diye Umut'a bağırmışım. (sonradan buna çok güldük, kafayı nası bozduysam yumurtalıklarla artık) Anestezinin etkisi geçerken de insan çok feci üşürmüş, bana da öyle oldu. Dişlerim takır takır birbiine vuruyor, çok üşüyorum diyorum, Umut hemen hemşirelere söylüyor, sıcacık bir çarşafı bedenime sarıyorlar, bir an rahatlıyorum, rahatlık 10 saniye sürmüyor, dişlerim takırdamaya başlıyor yeniden. Üşümenin verdiği o tuhaf acıyı ilk kez deneyimliyorum.
Sonra bir posta beyi, gelip alıyor beni, sedyeyle kadın doğum servisine götürülüyorum. O sırada bir şeyler yerinden oynuyor, omzuma elimden şarıl şarıl kan akıyor. Allaaam noluyo nerdeyim ben? Korkuyorum, çok acım var. Karnımın içine filler girmiş, tepişmiş kör olmayasıcalar. Sanki.
Odaya geldiğimde, canım annem yanımda. Otuz yaşına gelsen de, anneden başka kimse paklayamaz seni. Orda dursun, bişey yapmasın, yeter. Varlığı yeter. Kokusu yeter. "Tamam annecim" deyişi yeter.
Öylece yatıyorum odada. Sersem gibiyim. Sadece parol içebilirim ağrı kesici olarak, alerjim nedeniyle. Neyse ki süpperto parol ağrıları kesiyor. Özgür bey çok endişelenmişti sadece parol alabileceğimi öğrenince. Onun baş ağrısını bile kesmiyomuş. Ama neyse ki ben çok ağrı çekmedim parol sayesinde. Hemşire, ilk 3-4 saat boyunca 15 dakkada bir geliyor, sonra gitgide seyreliyor gelişleri. Yaşam bulgularıma bakılıyor sürekli. Ateş, tansiyon, nabız vs. ben arada bir uyuyorum, arada bir gözlerim açık. Umut da var. Kuzum sürekli koşturuyor yazık. Arada bana bir şeyler anlatıyor. Yarım saatte biter denen ameliyat 1 saat 45 dakika sürüyor. Dangalak kist epey büyükmüş, zor olmuş çıkartılması. Neyse ki çok başarılı geçmiş ameliyat. Bunları Özgür Bey söylemiş ona. Aslında laparoskopi hastalarını aynı gün taburcu ediyorlarmış fekat benimki uzun sürdüğünden bugün hastanede kalsam iyi olacakmış. Umut bunları anlatırken arada kıllanmıyor değildim. Len bi terslik var da alıştıra alıştıra mı söyleyecekler aceba?
Neyse işte, gayet yatarken ben, hesapta olmayan bir iş geldi başıma: çiş! Amanın nasıl sıkıştım nasıl sıkıştım. Annem hemen hemşireyi çağırdı. Dedik çişim var. Hep kürek diyesim geliyor alete, sürgü denen bi alet getirdiler. Altına koyuyolar böyle minik bir lazımlık adeta. Koydular ve dediler "yap!" Allahım, bu sürecin en zor kısmı imiş! Sanırım en son 5 yaşından önce fütursuzca altına işemiş olan ben, tabii ki kendimi koyverip yapamadım! Bilmem, bu satırları okuyanlar arasında fütursuzca yatağa işeyen var mıdır? Yattığın yerden şarıldatman bekleniyor senden. Ama bir türlü bırakamıyorum ki kendimi! Annem bu duruma çok güldü. Hemşireye kalkıp tuvalete gitmek istediğimi söyledim, 6 saatten önce kalkamazsın dedi. Aha zçanski derken, artık dayanamayacağım son noktada kendimi koyverdim şarıl şarıl. "Ay anne yaa, uzun zamandır kendimi bu kadar mutlu hissetmemiştim" derken içeriye Özgür Bey girmesin mi? Sözlerimi duyunca "ay kusura bakmayın yav çişimi yapıyorum da" dedim, o da o her zamanki profesyonel ve rahat tavrıyla "oh oh çok güzel, yap yap, rahatsız olma" dedi. Bir yandan çişimi yapıp, bir yandan doktorumu dinledim. Ameliyat çok güzel geçmiş, kist ve tüm çeperleri komple temizlenmiş, cillop olmuş her bi yer, başka laparoskopi uzmanı doktorlara da ameliyat sırasında tablo gösterilmiş, çıkarılan kist patolojiye gönderilmiş ama Özgür Bey bişiy çıkmayacağını tahmin ediyormuş, normal görünümlü bir kistmiş. Doğum kontrol hapı kullanmaya başlayacak ve böylece yeniden oluşumunu önleyecekmişiz. Yine takip edecekmiş beni. Çok teşekkür ediyoruz kendisine valla. Onun da ailecek hastasıyız.
O gün hastanede bol bol uyudum, saat 9'dan sonra bişiyler içmeye filan başladım, tuvalete gidebildim, annelerin Umut'la "ay biz burda ayak uçlu baş uçlu yatarız, sen git" diye cebelleşmelerine güldüm, kistten kurtulmuş olmanın dayanılmaz hafifliği ile karnımda sarılıp sarmalanmış dört adet deliğin dayanılmaz ağırlığı arasında gittim geldim.
Ertesi sabah erkenden Umut geldi. Yazık anneciğim doğru düzgün bir gece geçiremediğinden ve ben de artık evimi çok özlediğimden hemen taburcu olmak istemekteydim. Melih ara ara uğrayarak bizi pek memnun etti. Sonra, aynı gün odaya gelecek ve rahmini aldıracak teyzenin annem yaşlarındaki kızı odaya geldi ve hem annemi hem beni çok güldürdü. Bana sürekli ıdısının dıdısınında da çikolata kisti varmış, kadın doktormuş, kist patlamış, ameliyat olmuş, şimdi iki tane çocuğu varmış diye anlattı. Sürekli sırıtan bana "sen daha çok gençsin, senin de çocuğun olur doğurursun üçer beşer, üzülme" diyerek la havle çektirdi. Sonra televizyon ceza olarak eline pimi çekilmiş bomba verilerek öldürülen askerlerden, bunun nasıl sümen altı edildiğinden bahsetti. İçim cız etti. Ulan ne biçim bi ülkede yaşıyoruz diye diye söylene söylene hastaneden çıkarıldım kocamla annem tarafından. Yaşasındı özgürlük!
Sonraki bir hafta yatakta, iki anneye bol bol naz yaparak, İnce Memed 2 ve 3'ü tamamlayarak, Virginia Woolf okuyup iyice daralarak, geçmiş olsun'a gelen can dostları ağırlayarak, telefonda bol bol geçmiş olsun dilekleri kabul ederek, güzel yemekler yiyerek, öksürmemek için uğraşarak (dikişler böğürtüyor adamı), sakın beni güldürmeyin çok acı çekiyorum diye önceden uyarılarda bulunarak geçti. Pamık prensesler gibiydim bi nevi. 20 gün de rapor, cillop.
O çirkin dikişler, 1-1.5 ay sonra yavaştan kendiliğinden düştü. Yerlerinde 1 cmlik çikin izler kaldı. Geçecekmiş öyle diyolar.
O zirzop kist gidince, hayatımda regl ağrısı diye bişiy kalmadı. 13 yıldır her ay çektiğim ve son 1 yıldır beni kıvrandırarak bazen önemli işlerimi iptal ettirecek kadar sıkıntı yaratan ve aslında kistin ipucunu veren ve fakat benim sallamadığım durum sona erdi.
Kolay bir süreç değildi. "Şeytan diyor aldır şu takım taklavatı komple, oh mis, bak bakalım bir daha sıkıntı oluyo mu" diye az geçirmedim içimden. Fakat, insanın sen kadar senle birlikte endişelenip rahatlayan/rahatlatan dostları, muhteşem bir ailesi, Melih gibi bir süpermen doktor arkadaşı, Özgür Bey gibi harikulade bir doktoru, hep yanında bir annesi ve kayınvalidesi, ve tabii Umut gibi gorcıs bir kocası olunca, her şey çok güzel oluyor.
Bugün kontrol vardı ve sonuç gayet temiz, her şey tıkırında şimdilik.
Bu da böyle bir yaşantı işte. Hiç aklıma gelir miydi?
Hamiş 1: Kafamda elli bin tilki olunca bloga da yazamadım malumunuz. Yaz yaz diye başımın etini yiyen blogumun takipçileri sevdiğim insanlar, ahanda size yazı! Dolapta pekmez, oku oku bitmez, ayşecik cik cik cik, fatmacık cık cık cık, sen-bu-o-yun-dan-çık!
Hamiş 2: Sizin başınıza böyle bi iş gelse, bu ayrıntılarla yazar mıydınız aceba? Yani şimdi bunca mahrem malzemeyi bunca açıklıkla yazmam beni terbiyesiz münasebetsiz bi insan mı yapıyor? Bilemedim. Lakin, pişman değilim.

10 Eylül 2009

Sel


Sevgili Dostlar,

Kotumserlige kapilmaca yok. Hayat bir mucadeledir. Bu sel felaketini de bu mucadelenin bir parcasi olarak degerlendirip eski gunlerimize donmek icin canla basla, askla sevkle calisacagiz. Eskisinden daha da guzel bir vakif yapacagiz. Yarin cok daha kotu bir sel felaketi bekleniyormus. Nasil mumkunse! Elimizden geldigince hazirlaniyoruz. Kucuk cocuklarimizi anneleriyle birlikte Istanbul'daki evlerimize yolladik. Vakif'ta sadece eli is tutan gencler kaldi. Gormeden anlasilmaz ama felaketin boyutlarini anlatmaya calisayim. Su anda camurdan bir vakfimiz var desem abartmis olmam. Bodrum kat bastan asagi, giris kati bir bucuk metre kadar su altinda kaldi. Bahcedeki su dune kadar boyu asiyordu. Simdi suyu gitti diz boyu balcigi kaldi. Cizmeyi birakmadan ayaginizi balciktan kurtarmaniz zor. Selin surukledikleri meyve agaclarinin arasina takilmis, agaclari egmis, kocaman bir bariyer olusturmus. O yemyesil bahceden geriye eser kalmadi. Coluk cocuk hep birlikte o kadar da cok emek vermistik ki... Hayvanlarimiza yem icin ektigimiz onlarca donum tarla batakliga dondu. Seralarimiz kimbilir nerelerdeler. Komsu haradaki onlarca at boguldu. Muhtesem atlardi. Hep birlikte kosmaya basladiklarinda zemini zangir zangir titretirlerdi. Cocuklarimiz, o atlari kucucuk boylariyla citin ustunden uzanarak, bahceden kopardiklari tutam tutam cimlerle beslerlerdi. Minicik ellerle atlarin koca koca dislerini yanyana gormenin keyfine doyum olmazdi ... Baskalarina para kaynagi olan o atlar bizim nese kaynagimizdi. Gitti gider canim atlar. Tiyatro salonumuz taninmaz halde. Su anda icine bile girilemiyor. Mutfagimiz kullanilmaz durumda, icine zor giriliyor. Camasir makinalari, bulasik makinalari, kurutma makinasi, buzdolaplari, firinlar, sogutma depolari, kalorifer kazani... Medeniyet namina ne varsa yok oldu. Et stogumuz perisan. Kokusmadan gommek gerekiyor. Ama nereye? Her yer balcik. Su, elektrik, telefon, internet kesik elbet. "Dereboyu"ndaki evime uzun sure ulasamadik. Aziz Nesin'in en onemli notlari oradaydi. Sel, agac kutugunden karavana kadar, ne bulmussa onune katmis tum siddetiyle akiyordu. Neyse ki ev yikilmadi ve notlara bir sey olmadi. Mucize diyesim geliyor. Kullanilmaz hale gelen koltuk, kanape, yatak yorgandan ya da tamamen suya gomulen elbise depolarimizdan soz etmiyorum bile. Bitirmek uzere oldugumuz "Sanatci Evi" perisan. Yeni bastan yapacagiz. Kitap depolarindaki on binlerce liralik Aziz Nesin kitabi mahvoldu. Aziz Nesin'in yillarca biriktirdigi gazete koleksiyonunun buyuk bir kismini ciltletmistik. Buyuk olcude parasizliktan ama bir miktar da ihmalkarliktan ciltletemedigimiz binlerce gazete hamur oldu. 1976'nin Politika gazetelerini gordum. Icim acidi. Mezunlar dahil butun buyuk cocuklarimiz Vakf'a geldiler. El birligiyle Vakf'i temizlemeye calisiyorlar. Felaketin boyutunu anlamak icin gormek, yasamak lazim. Iki tesellimiz var:1) Hicbirimize bir sey olmadi. 2) Aziz Nesin'in butun arsivi kurtarildi. Cocuklarimizin ilk aklina bu notlar gelmis. 3000 dolayinda dosya... Inanilmaz bir surat ve imrenilecek bir isbirligiyle cocuklar butun dosyalari su basmadan kutuphaneden ikinci kata cikarmislar. Sabahin korunde uykularindan firlayip... Cocuklarimizin kimisi haylaz kimisi yaramaz kimisi soz dinlemez olabilir, ama hic gormedikleri Aziz Dede'lerinin notlarinin ilk kurtarilacak esya oldugunu biliyorlar.. . Egitim iste boyle bir sey olmali. Her seye karsin iyimserligimizi elden birakmayacagiz ama. Surekli ileriye bakmaya and ictik. Mucadeleye devam!

Sevgili Dostlar, Nesin Vakfi'nin ana binasini depreme karsi guclendirmek gerekiyordu. Bu sel felaketiyle birlikte binanin zemini daha da zayiflamistir. Binayi guclendirmenin maliyeti 350-400 bin lira arasinda. Sel felaketi dolayisiyla zararimizin da (insan gucunu saymazsak) 250 bin TL dolayinda oldugunu saniyorum. Bizim boyumuzu fersah fersah asan meblaglar bunlar. En zor zamanlarimizda hep yanimizda olan sizlerden butcenize gore bir katki bekliyoruz. Internetten bagis icin: https://secure. cs.bilgi. edu.tr/nesinvakf i/bagis.php.

Banka hesap numaralarimiz asagida. Cok tesekkurler. Sizlere ve gelecege inancimiz sonsuz. Hepimizden sevgiler, saygilar.

Ali Nesin (www.nesinvakfi. org <http://www.nesinvak fi.org/>)

*TL hesaplari:*

İş Bankası, Parmakkapi Subesi Sube kodu 1042 Hesap no. 0714327

*Ziraat* Bankasi, Catalca Subesi, Sube kodu *130, *Hesap no.* 952 22 32

- 5001*

*Vakıf Bank,* Catalca Subesi, Sube kodu 237, Hesap no. 434 84 59

*Posta Çeki* no.*164 00 09*

* *

*Euro hesaplari*

*Ziraat Bankası*, Catalca Subesi, sube kodu *130, Hesap no. 952 55 01 --

5003 (IBAN: *TR 80000 1000 1300 9525501 5003)

*Vakıf Bank*, Catalca Subesi, sube kodu *237, Hesap no. 400 79 36*

Dolar hesabi:

*Ziraat Bankası*, Catalca Subesi, sube kodu *130, hesap no. 952 55 01 --

5001* (*IBAN: *TR 37000 1000 1300 9525501 5001)

*Vakıf Bank*, Catalca Subesi, sube kodu *237, hesap no. 400 79 37*

*CHF hesabi*

*Ziraat bankasi,* Çatalca Şubesi, sube kodu *130, hesap no. 952 55 01 --

5002* (*IBAN: *TR 10000 1000 1300 9525501 5002)

Swift Kodlar:

Ziraat Bankasi, Çatalca Subesi Swift kodu: TCZBTR2A

Vakif Bank, Çatalca Swift kodu: TVBATR2A

(Ali Nesin'in duyurusudur)

02 Mart 2009

Yarın

Kamuoyuna;
Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de Mart'ın ilk haftası “Dünya Seks İşçileri Günü” olarak kutlanıyor. 3 Mart günü bizler de dünyadaki tüm meslektaşlarımız gibi sokaklarda olacağız.
Seks işçileri olarak tarihin en eski iki yüzlülüğünün kurbanlarıyız. Yok sayılmamıza, damgalamamıza, şiddetten delirmemize yol açan bu iki yüzlülüğe son vermek için sokaklara çıkıyoruz. Yüzleşiyoruz.
Şiddet her an her gün gündemimizde. Maruz kaldığımız saldırıları hakettiğimiz düşünülüyor. Polislerin tavrını çok iyi bildiğimiz için polis bizim için son seçenek konumunda. Üstelik günden güne artan şiddet ve terör sadece bizi değil tüm toplumu kuşatıyor. Emniyet Güçleri sokakları kargaşaya terk ettiği gibi bir de kendi şiddetini arttırarak üstümüze geliyor. Sokakta suça meyilli, kriminel kişilerin doğrudan hedefi haline geliyoruz. Cezalandırılmayacakla rını çok iyi bildikleri için cüretleri, saldırganlıkları her geçen gün artıyor. Yine emniyet güçleri “gürültü”, “trafiği engelleme”, “teşhircilik” gibi asılsız suçlamalarla bizlere para cezaları kesiyor. Direnmemiz durumunda işkence ve zorla kesilen ceza makbuzlarına imza atmak durumunda kalıyoruz. Tüm bunların etkisiz kaldığı durumda da infaz timleri kuruluyor, kimliğini asla tespit edemeyeceğimiz sivil polisler ellerinde demir sopalarla üstümüze yürüyor. Her gün ayrı versiyonu çekilen bir korku filminin değişmeyen kurbanlarıyız dersek abarttığımız düşünülmemelidir.
Sokaklarda çalışmak bizler için en son çare olduğu halde “aile babalarını yoldan çıkaran”, “çoluk çocuğun ahlakını bozan” ve mikrop saçan ahlaksızlar olduğumuz düşünülüyor. Devletçe güvenliği sağlanan kapalı mekanlarda, her bireye tanınan sosyal ve sağlık güvencelerinden faydalanarak çalışabilmek istiyoruz. İşin gereği olan rutin sağlık kontrollerinin de bu kapsamda devlet tarafından yapılmasını talep ediyoruz. Bu sadece bizim için değil toplum için de fayda sağlayacaktır diye düşünüyoruz. Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıkların Önlenmesi İçin Seks İşçilerinin çalışma koşullarının mutlaka iyileştirilmesi gerekir. Bu dünyadaki tüm sağlık otoritelerinin kabul ettiği bir gerçektir. Her meslekte olduğu gibi bu mesleğe de belli standartların getirilmesi hem toplum hem de bizler için yarar sağlayacaktır.
Bizler çok iyi biliyoruz ki en ideal kanunlar da çıksa bakış açısı değişmedikçe, bizler toplum olarak, seks işçileri olarak örgütlü bir biçimde kendi hükmümüzü işletmedikçe yanlış uygulamalar da değişmeksizin devam edecek.Kaldı ki mevcut kanunlar dahi işletilmiyor. Kontenjan kota gibi uygulamaların kanunda yeri olmadığı halde Geneleve Girmek İçin başvuru yapan 30 000 kadın hala bekliyor. Polis devleti değil hukuk devleti istiyoruz. İnsan Haklarının sözde değil özde uygulanmasını bekliyoruz. Örgütlenme hakkının kendi kurduğumuz örgütler için de geçerli olmasını talep ediyoruz. Buradan tüm Türkiye’ye ve dünayaya ilk selamımızı gönderiyoruz. Bundan böyle de mücadelemizin aralıksız devam edeceğini buradan herkese ilan ediyoruz.
Ayrımcılığı artık istemiyoruz, ancak ayrıcalık da istemiyoruz yalnızca doğumla beraber her birinizin kazandığı anayasal haklarımızı kullanabilmek istiyoruz. Seks işçilerine gösterilecek saygı bir lütuf değil anayasal bir sorumluluktur, ondan da önce aslında insan olmanın asgari bir gereğidir.
Atıldığımız namus cehenneminden güneşe çıkmak için 3 Mart Günü, akşam saat 18:00’de kırmızı şemsiyelerimizle Galatasaray Meydanı’nda olacağız. Tüm seks işçilerini, duyarlı kamuoyunu ve basını basın açıklamamıza bekliyoruz.

Kadın Kapısı

Kırmızı Şemsiye Seks İşçileri İnsiyatifi

Lambdaistanbul GLBTT Dayanışma Derneği

Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi

DSİP (Devrimci Sosyalist İşçi Partisi)

KEG Cinsiyetçiliğe Karşı Dayanışma Ağı

25 Şubat 2009

Kadının adı

Bugün duruşma salonunda, daha önceden raporunu çiziktirdiğim bir çiftin boşanma kararı tutanağa geçirilirken, kararın gerekçesine ilişkin yapılan açıklamalardan edindiğim bilgilere göre;
-evli bir çift, önce detaylara bakalım:
.kadın tecavüzcüsüyle evleniyor
.adam çalışmıyor pek, temizlik vs. işinde çalışan kadının maaşına da el koyuyor
.sistematik fiziksel şiddet var
.kadın dayanamayacak noktada, annesine sığınıyor
.annesi "yuvanı yıkamazsın, sığınma evine git" diyor
.kadın zor durumda, işyerinde tanıdığı ve tek desteği olan başka bir adama sığınıyor.. kaçıyor da diyebiliriz, bohçasıynan.
-Bizim medeni kanun olayı şöyle formüle ediyor: evlilik süresince adam kadını dövdüğü için az kusurlu, kadın sadakatsiz davranıp başkasına kaçtığı için ağır kusurlu.
-Kadının kız kardeşi tanıklık yaparken, "öyle tokat falan da değil, sopayla döverdi" diyor; hakim tutanağa geçiyor: "davalı normal tokat atmazdı, sopayla döverdi".
-Başka bir şey yapamadığımdan; duruşma salonundan, tüm "normal tokat" yiyen kadınlara, oradan sistematik şiddet görenlere, tecavüze uğrayanlara, intihara zorlanan, cinayetlere kurban gidenlere, hepsine, hepimize, adil bir dünya diliyorum. Öfkemi büyütüyorum.

04 Ocak 2009

40 kez söylersen olur!

2008'e ilişkin anlatacaklarım ve 2009'a dair söyleyeceklerim var daha, ama ben bu yılın ilk gönderisini, 2008'de başıma gelen en güzel olaylardan birini anlatarak icra etmek istedim: 2004'ün son ayında aile mahkemesine atanıp da 2005'in Ocak ayının 3. günü göreve başladığım gün, hakim ve kalem mensupları beni biriyle tanıştırdılar: "al len rabia böcüğü, bu senin burada çalıştığın süre boyunca anandan babandan gardaşından sevdiceğinden daha çok görüp daha çok vakit geçireceğin, birlikte çalışıp birlikte rapor sunup birlikte görüş bildireceğin adam, nam-ı diğer pedagog!" mealinden bir tanıştırma... Ünvanı pedagogdu, bildiğim kadarıyla Türkiye'deki tek pedagoji bölümüne sahip olan İstanbul Üniversitesi, bölümü 80lerin sonunda kapatmış, dolayısıyla da Türkiye'de pedagog unvanıyla adam yetiştiren bir eğitim kurumu yoktu. Durum anlaşıldı ki, arkadaş Ankara'daki gazide ay pardon güzide bi üniversitemizin kimya öğretmenliği bölümünden mezun olmuş ve pedagojik formasyon denen bir kaç ders almış olmasından mütevellit, pedagog unvanı kendisine kondurulmuş bir arkadaştı. Bu konuda onun bir suçu var mıydı? Hayır. Suç kimdeydi? Yurdumuzun nadide bakanlıklarından Adalet Bakanlığı, Almanya modelinden etkilenip de orada "sosyal pedagog" unvanlı uzmanların olduğunu görünce YÖK'e resmi bir yazıyla "biz kime pedagog deriz Turkiye'de bacım?" diye bir soru sormuş ve bari bu konuda doğru bi iş yapın be adam dedirten YÖK de "eğitim fakültesi mezunlarına pedagog denebilir kanımca" diye geçerlik ve güvenirlikten yoksun bir yazı göndermiş, bunun üzerine Anadolu'nın bağrından kopup gelmiş ve KPSS sınavından aldığı 90 puanla kendisini süpersonik zeka sanan ne kadar kimyacı, biyolojici, teknik eğitimci arkadaş varsa pedagog kadrolarına akın etmişti. Velhasıl her bir mahkemenin pedagogu ayrı güzeldi, lakin benimki bir başka güzeldi..
Giriş kısım bu.. Önemli olan gelişme kısmı ise, tabii ki alınan bir kaç pedagojik formasyon dersiyle bu işin yapılamayacğı net olduğundan ve ne çocuk gelişimi, ne psikopatoloji, ne görüşme tekniklerinden haberdar olunduğundan, üstelik de bu zavallı çocukcağız, ben gibi bir psikopatın eline düştüğünden, geçirdiğimiz 3.5 yıldan bahsedeceğim size. İlk başta, "gel yavrum bana doğru, çekinme" diye yaklaştım. Baktım tık yok, hiç bir şey bilmiyor. Tamam dedim, öğretirim. Ev ziyaretlerine gitmeye başladık, koltuğa bağdaş kurup oturur. Uyarırım, möl möl bakar. Elli çeşit göz hareketi geliştirdim; hop! şişt pişt, abi napıyosun lan düzgün otursana elalemin evinde! Soru sormak ister, görüşme akışı bozulur. k'leri g olarak söyler, sorular anlaşılmaz, üstelik benim ters ters baktığımı fark edince kekelemeye başlar. Çay-kahve ikramlarında uçan tekmeyle sehpayı devirip "allaaam" dedirtir. Görüşmeye girmeden tuvaletten koşarak gelir, yüzünden sular süzülür ve elinde kısmen kurulandığı buruş buruş mendille, görüşeceğimiz kişinin elini sıkar, uygunsuzca dokunur. Karşıda kadın ne travmatik olaylar anlatıyordur, hüngür hüngür ağlayarak, ve orada trajikomik bişiy söyler, bu gülmeye başlar. E ben de hiper temiz, titiz, salon hanfendisi değilim ama edep var adap var! Velhasıl, ilk 3 ay baktım ki, kaderim böyle yazılmış, başka da çare görünmüyor, başladım mobbing'e. Nam-ı diğer, işyerinde duygusal taciz. Adamın canına okudum 3.5 yılda. Her görüşmeden sonra: onu sorma; sen sus! ben konuşcam! ay çok biliyosun sen, dünkü raporun çok eksik olmuş, de"leri ayrı yazman gerektiğini bilmiyo musun beah! sadece tvde altyazı okuyan adam bile şoförün şöför yazılmayacağını bilir, bu rapora ben imza atamam, git öyküyü tam yaz, geç kaldın, erken gittin, çocuğa öyle sorma, öyle yaklaşma, ne uygunsuz bir bakış, ne anlamsız bir soru, çok yanlış düşünüyosun, siz pedagoglar, ya aslında senin burada çalışmaman gerekiyo biliyosun değil mi, niye öğretmenlik yapmıyosun gül gibi, memlekete bir yere tayin istesene be! gibi. Mobbing yapmak da zor işmiş haa, adamı insanlıktan çıkarıyor bir süre sonra.
Velhasıl, 3.5 yıl boyunca ben bu adamı canından bezdirdim, lakin birlikte çok keyif aldığımız, çok önemli işlere imza attığımız, gözucuyla anlaştığımız, yani birbirimizi 0.3 mg. seviverdiğimiz zamanlarımız da oldu. Diğer mahkemelerdeki arkadaşlar, benim ne bahtsız olduğumu ve bunun acısını da zavallı çocuktan nasıl fitil fitil çıkardığımı bildiler. Bir dilek tutların baştacıydı o: gitsin istiyorum! Belki 40 kez söyledim bunu, 40 bin kez istedim ve sonunda oldu: canına okuduğum zavallı çocuk, tayin isteyerek geçen Kasım ayında memleketine gitti.
Ettiğim eziyetlerden haberdar olan diğer uzman arkadaşlar, B "ben gidiyorum" diye millete söylediğinde ya da onun tayinle ayrıldığını duyduklarında, gözler muzipçe bana kayıp "seni manyak, gönderdin en sonunda çocuğu" diye inceden sırıtsa da, valla gidiş nedeni ben değilim. İş ortamında mutsuzdu:), daha ağırlıklı olarak da ekonomik sebepleri vardı. Ama yine de, bazı bazı, içimde bir minik melek sızı, "oğlum çok mu abarttın aceba?" diyor, sonra şeytan sızı gelip "ne abartması beah, hem bak ne iyi oldu, senden ne çok şey öğrendi, o küçük şehirde güzel bazı işlere imza atar zannımca" diye dürtüyor.
Bu da böyle bir anımdır işte.

27 Aralık 2008

Parlak yıldızlardık o zaman

Çok çocuk tanıdım. Kimini sevip bağrıma basmak istedim. Kimi sinir bozucu annesinin kopyası gibiydi, öfkelendirdi beni. Kimini elinden tutup "gel çocuğum, bunlardan sana hayır yok, ben seni büyütürüm" diye evime getirmek istedim. Kimiyle dakikalarca kıkırdadık, kimi koynumda ağladı. Kimi evden ayrılırken "abla bu gece bizde kalsana!" dedi, kimi sonrasında sıkıştırılacağının farkında bir an önce gitsem diye gözümün içine baktı, kimini oracıkta bırakıp eve dönmek bana zor geldi. Şaşırıyorum bazen, öyle bir pozisyondayım ki, bazen yaşamlarını değiştiriveriyorum tümüyle, bazen elim kolum bağlı kalıyor, bazen daha iyisi için attığım bir adım karşılık veriyor... Mahkemeye gelen Arda, "bak sana ne göstereceğim" deyip de koca göbüşüyle Batman kıyafetini ve maskesini bürünüp, neden öğretmenine "babam beni dövdü" diye yalan söylediğini anlatırken, Bengisu sihirli periye "buradaki çocuğun annesiyle babası ayrıkmış, onları birleştirsin istermiş" derken, Başak "annen kötü kadın, seni de istemiyor, bak terk edip gitti" lafını her gün duyarken ve Nazen'in babası 14 yıl boyunca "davar köpeği" diye hitap ettiği ve en sonunda evden ayrılmış karısına yönelik tüm hırsını "senin de bacakların annen gbi çarpık, eğri" diyerek kızından alırken; ben, ben Rabia, tüm o vahşi dayakçı kocalara, ergenlikten çıkamamış kaprisli karılara, yaşlılıklarında oturup şükredecekken duramayıp çocuklarının evliliğine hem de ne biçim karışan kayınvalide-kayınpederlere, insanları yoksullaştıran ve çaresizliğe ve bitmek bilmez problemlere iten politikalara, velhasıl o çocukları mutsuz eden her şeye, herkese, YOT* ile girişmek istiyorum.
*YOT: Yaş Odun Terapisi

24 Aralık 2008

02 Aralık 2008

Yorumsuz



"Yorumsuz"dan başka başlık düşünemedim lakin buyrun memleket insanı yorumlarına..
Cümleten iyi eğlenceler..

12 Kasım 2008

Görüp, duyup, bilerek..

Polonya'da trafik kazalarını önlemek için başlatılan kampanya kapsamında tüm kanallarda bu kısa film gösterilmekteymiş:



Çok acı verici tüm bu sahneler.. O kadar bizden, o kadar tanıdık hayatlar kimi zaman anlık hatalar, kimi zaman "bana bir şey olmaz"lara eşlik eden göz göre göre yapılan ihmallerle sönüveriyor. Dün gece Nuri Bilge'nin Üç Maymun'unu izlemiş de gelmiştim, eve dönüşte bunu buldum inbox'ta. Bütün bir dram, bir trafik kazasıyla başlayabilir.

28 Ekim 2008

Adalet dediğin...

Yandaki mide bulandırıcı adam, bir kaç ay önce 14 yaşındaki bir kız çocuğunu cinsel haz amaçlı olarak istismar etti, bugünse dışarıda... Zavallı yavrucuğun annesi bu işi organize etmiş, üstelik kızına bu duruma göz yummasını çünkü bu sapığın kendilerine maddi anlamda rahat bir hayat vaad ettiğini söylemişti. Olay ortaya çıkınca, yandaki zırva ile "anne" sıfatı taşıyan kadın tutuklandı. Yavrucak SHÇEK tarafından koruma altına alındı. Sonra pek çok ses yükseldi. Kimi komplo dedi, kimi şöhretini çekemiyorlar dedi, kimi dindar adam bunu yapmaz dedi, kimi dini kötülüyorlar dedi. Ardından, yine tanıdık bir şeyler oldu. Tanıdık, uyuşturan ve tepki veremeyecek kadar duyarsızlaştırıldığımız bir şeyler. Zavallı yavrucuğun babası şikayetini geri aldı. Çocuk aksi yönde beyan verdi. Sonra ne olduysa oldu. Normalde sittin sene çıkmayan adli tıp raporu ışık hızıyla mahkemeye ulaştı. Türkiye'nin en güzide (!) kurumlarından İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü, 14 yaşındaki kız çocuğunun bu istismardan ruhsal ve bedensel olarak etkilenmediğini buyurdu. Etkilenmemiş çocuk. Çevrenizdeki 14 yaşındaki kız çocuklarına bir bakın. 14 yaşında yaa! İşte o çocuk, yukarıdaki "insan"ın telefonda kendisine "aybaşı halinde misin?, tüh!" diye sormasından, görüştüklerinde cinsel organına dokunmasından, öpmesinden, o anki iğrenç görünümünden , daha detayını bilmediğimiz kimbilir neler söylemesinden, yapmasından, belki kendi organını teşhir etmesinden, dahası annesinin kendisini bu adama pazarlamasından, babasının şikayetini geri almasından, bir anda tüm yaşamı alt üst edilerek öylesine bir kurumun çıplak duvarlı bir odasında, belki nem kokan, belki lekeli çarşaflarında uyumak zorunda bırakılmasından filan hiiiiiç mi hiç etkilenmemiş!
Diyecek söz var mı?
Vicdan, ıvır kıvır..
Meslek ahlakı, falan filan..
Adalet hak hukuk, hıngır kengir..

27 Ekim 2008

Blogger'ım amannn!

Haberi geçen Cuma akşamı Ankamall'da mall mall gezerken aldım. Umut'laydım. Umut'a bir telefon geldi ve oradaki ses söyledi sanırım, lakin telefonun kimden geldiğini hatırlamıyorum. Fatih olabilir mi? Yoksa Ezgi miydi? Emin olamıyorum. Nasıl ya, nasıl yaaaaa? dedim blogspot'un kapatıldığını duyunca. Ama işte elin kolun bağlı, mall gibi gezmeye devam ediyorsun o durumda.
Şimdi, bir sosyal bilimci olarak, bilgisayar ve internetin çok cüzi bir kısmından anladığımı varsayalım. Var saymasak da öyle gerçi ama neyse hadi, sonuçta çoğu şeyi sağdan soldan duyduğumla idare ediyorum. Şimdi, altına ingilizcesi de kondurulmuş şekliylen pek muhterem peace court blogger'a erişim yasağı koymuş. Yani sayfama kimsenin ulaşamayacağı var sayılıyor değil mi? O zaman, blog yazmaya başladığımdan beri inceden hayalini kurduğum şeyi, en ayısından ve ahlaksızından bi küfür savurma işini grçekleştirebilirim: la amuğa goduğumun tireh pirehhhireettiree...! Şimdilik bu kadar yeter. Oh! Pek rahatladım kız! Böyle kendi kendine boşalmak iyi oluyomuş. Maksat bu değil mi zaten? Benim düşündüğümü X, X'inkini Y, onunkini de Z duymasın ki, hafazanallah Z X ile bağlantı kurar, işler çığırından çıkar. Ya da kendimizi bu kadar önemsemeyelim, kendi blogumda yazdıklarım üzerinden gider isem, ulan kime ne benim adliye maceralarımdan, her yere geç kalışımdan, regl takıntımdan, masal'ımdan, nişanımdan? Gerekçeyi görmek istiyorum. Öylesine bir gerekçe olduğunu öngörmek zor değil, ama kim Atatük'e blogunda hakaret etmiş, veya evrim kuramına değinmiş, ogrenelim bakalım.
İşin ağır gelen tarafı, bir justice insanı, hakimlerle çalışan bir gönül kadını olarak, işin az çok iç yüzünü bilerek, daha umutsuz hissetmek. Mesela bu kararı veren hakim, internet ve internet erişimi hakkında ne bilmekte? Zabıt katiplerine "gel şu mesene'yi bi kur yavvvv!"dan öteye geçebilenlerin ellerini hörmetle öpmek istiyorum. Ulaştırma bakanımız da "mahkemeler bu işi bilmiyor, yasal boşluk var, mahkemeler ihtisas mahkemeleri haline geldikçe işler düzelecek" buyurmuş. Yavrum, kınalı kuzum, adama sormazlar mı sen orda ne mok yemeye oturuyon diye? Yahu bu iktidar ve güç sahiplerinin de olay sanki Madagaskar'da yaşanıyormuş gibi sözler etmeleri yok mu, iyice uyuz oluyorum. Evladım güç senin elinde zati, varsa yasal boşluk, doldur boşlukları, ha bakıyın.
Daha diyeceklerim var ama sizin bloglar açılır da benimki ömrü billah kapalı kalırsa diye korkuyom sevgili okur. Yoksam, küfrün bini bir para bende. Ne biçim ruh sağlığı kişisiyim ben ayol? Ahlaksız mıyım neyim? Neyse, yani 657li bi tıfıl memur statüsünde çalışmakta olan bir arkadaşınız olarak, bu ne cürret mealinden bişiler denirse bana, dualarınızı eksik komayın. Hapise atılırsam temiz çamaşır, çorap, cuğara getirin. İşkenceye maruz kalırsam Yıldırım abime habar verin. Ölürsem de kabrime gelmeyin, istemen.

03 Haziran 2008

Alın bunu...

Kısa ve öz anlatmayı deneyeceğim bu kez, haydin bismillah diyerekten: efenim, bugün sizlere aile mahkemesi kariyerimde beni hasta eden, hasta etmek ne kelime dellendiren, damarıma czzzt czzzt elektrik enjekte eden bir konudan bahsedeceğim, hatta bir değil iki konudan. Evlenme, boşanma, çocuk sahibi olma, ilişki sorunları açısından baktığımızda, içinde insana yuh dedirten pek çok konu var ve fakat iki meseleye ilişkin söylem beni benden almakta:
Önemli ön bilgi: Bana intikal eden dosyalarda, ki bu dosyanın alengirli (kavga-gürültü-çekişme-3. sayfa haberi niteliği) olduğu anlamına gelir, eşlerle görüşmeler yapıyorum. Nasıl tanıştıklarından başlayarak, evlilik öyküsünün ve ardından boşanma sürecinin alınması, bildik bir psikolog-danışan görüşmesi formatından elbette ki çok farklı oluyor. Klinik görüşmede olduğu gibi karşındaki kişi (yani davacı veya davalı), kendini açıkyüreklilikle ifade etmiyor. Niye? Davadan elde edeceği haklar (çocuğun velayetini almak, çocukla daha çok görüşme süresi almak, nafaka, mal paylaşımı, maddi-manevi tazminat gibi) var adamın/kadının. Bizim medeni kanunda, tüm boşanma işi de "kusur oranı" (evliliğin bu aşamaya gelmesindeki kusur kime ait?) üzerinden yapılandırıldığından, mahkemede ve görüşmede iyi izlenim bırakmak çok önemli anlayacağınız. Bu nedenle de karşımızdaki kişi sık sık yalana başvurabiliyor. Ben de dedektifçilik oynuyorum anlayacağınız, yok ayol, şaka şaka, ehe mehe..
Bahsedeceğim iki meseleyi bu minvalde değerlendirin isterim.
1) Aman bekaret, canım bekaret: Dosyayı didik didik incelemişsiniz, görüşmeye başlamışsınız, güzel güzel tüm bilgiyi almışsınız, adam birden pırt sesi çıkartarak, abartmıyorum, gerçekten öyle bir hisle, diyor ki:
-"ya aslında olay ne biliyor musunuz piskolog hanım, eşim evlendiğimizde zaten bakire değildi!"
Böyle bir cümle üzerine söylenebilecek kaç alternatif cümle vardır acep? Kardeşim, diyelim ki sen zamazingo bi adamsın, kültürel öğretileri hiç sorgulamadan almışsın, baş tacı etmişsin, hadi ettin gül yüzlü kardeşim, senin için namus, ahlak, erkeklik gururu, onuru her birinin kriteri bu kızlık zarı olsun, e hadi olsun, öyle birisin, seni kendi bağlamında değerlendirdik, ulen adama demezler mi niye gerdek gecesinin sabahında açmadın bu boşanma davasını diye? Madem bu denli önemli, demezler mi adama şimdiye dek niye bu "bozuk malla" yaşadın ettin, bi de üstelik çocuk yaptın diye sormazlar mı ha, sormazlar mı?
Geçenlerde görüştüğüm bir erkekkkk, gözümün içine bakaaaa, bakaaa diyor ki: "Evet ilk ilişkide kan gelmedi, ha ne? Evet evet ben 30 yaşındaydım ilk cinsel ilişkimi yaşadığımda, ablacım vallahi bilmiyordum kan gelmeyince bunun bakire olmadığı anlamına geldiğini! Ha sonra geldi miydi onu hatırlamıyorum ama bilseydim ah bilseydim! Tesadüfen yıllar sonra bir arkadaşımın hemşire nişanlısı söyledi de bağlantıyı kurdum, haaaa dedim, vay beni kandırdı gahbe!"
Ey köşeye sıkışınca adeta son kozlarını oynayarak, o minik beyniyle benim "vay anasını beah, kadın da az cingöz değilmiş, kendini adamda aklamış, vah kuzuuum gıyaman ben sana" gibi bir yorum yapmamı bekleyen insancık! Senin için diyorum ki, "alın bunu, Erkut abime teslim edin."
2) Bir lütuf olarak erkeğin kadına fiske vurmaması: Görüşmenin sonuna doğru şu soruyu mutlaka eşlere yöneltiyorum: "Sizce bu evlilikte sizin hatalarınız neler olmuş olabilir?" Gayet açık değil mi? Amcam karşımda atıyor, tutuyor, eşim şunu etti, anası buna yetti, şöyle eziyet, böyle dırdır. Her yer karanlık, ama adamcağız pür-i pak mübarek.. Soruyla beraber, orada bir zınk kalıyor önce, bırakın kendisine bu soruyu sormayı, başkası için dahi düşünmemiş belki. Hımılamalar, hümülemeler ve dökülen inciler: "vallahi ben karıma fiske vurmadım", "diyorum ki dövseymişim keşke, o zaman bunları yapmazdı belki", "benim hatam eşime söz hakkı vermek oldu" ıvır kıvır. Koçum civanım Türk erkeği için, eşini dövmemek bir lütuf efendim, lütuf!
Dün öğleden sonra görüşme yapıyoruz adliyede, karşımda koskoca bir emekli yarbay. Ben ömrümde bu kadar kendisiyle ve yaşamıyla temassız, bu kadar yaşamının ve tercihlerinin sorumluluğunu almaktan uzak bir adam görmemişim, soruyorum "sizin hatalarınız neler sizce bu süreçte?", adam pişkin pişkin demez mi, "dövmedim eşimi hiç, üste çıktı, söz sahibi oldu" diye! Sonra nolduysa oldu, sanırsam ben kendimi kaybetmişim. Yaklaşık 5 dakika nefes almadan konuştuğumu hatırlıyorum, elbet yüksek bir ses tonuyla. Her ne kadar pedagog arkadaş benle "Rabia bir ara adama -insan değilsin- dedin" diye dalgasını geçtiyse de herhalde o kadarını demedim. Ama nutkumun sonuna doğru, allah bilir kaç gencecik çocuğa nasıl dayaklar atmış olan anlı şanlı yarbay beyimiz, koltuğunda küçüldü, küçüldü, tam kaybolacak ben kendime geldim. Konuşmamın içinde geçen "len" gibi kelimeleri hayal meyal hatırlıyorum, tabii ki adama len demedim, "adama demezler mi len sen bunu dersen bu şu demektir" gibi cümleler sarf etmiş olabilirim, itiraf ediyorum utanarak. Bu nadide aile babası için "alın bunu, eşşek sudan gelinceye kadar aile içi şiddetin her türlüsüne maruz bırakın, sonra -dövdük de bak adam olabildin- deyin" demek istiyorum, sorunu karşı olduğum şeyle çözdüğümü sanarak.
Bakmayın yukarıdaki satırlara, aslında mülayim hatunun tekiyim. Sadece fark edin istedim, kimilerini adam etmeye çalışırken (misyona gel!), gül gibi arkadaşınız heba oluyor fallayi..
:(

28 Şubat 2008

www.hanzo.com.tr

Hani şimdi şu pek çoğumuzun sayfasında "statcounter" adlı bir sayaç var ya.. Sayfamıza kaç kez bakılmış, hangi ülke, şehir, hatta çoğunlukla girilen kurum/kuruluşu gösteren; Google'dan aranan bir şeylerde sitemiz çıkmış ve tıklanmışsa, girilen kelime(ler)i de veren hizmet.. Neyse işte, bugün işten geldim, açtım bilgisayarımı, azıcık sörf eyledim, sonra tıkladım stat'a. Bir de ne göreyim? Vatan evladının birisi, bugün saat 17.16 itibariyle Google'da, (aynen yazıyorum) "ankara sincanda seyar calışan oruspu noları" aramış! Aranan şeye mi yanayım, imla kurallarına mı yanayım, bunun Google'dan aranıyor olmasına mı yanayım, yoksa bu aranan şey üzerine ekranda blogumun, hem de ilk sırada, belirmesine mi yanayım bilemedim, a dostlar.

06 Şubat 2008

Adliye koridorlarından sofistike manzaralar..

Geçen hafta arası görüşme yapıyoruz duruşma salonunun yanındaki odada, görüşme yaptığımız adam hakkında bol bol cinsel şiddet iddiası var, adamın tek cevabı "hadi ispatlasınlar ablacım" olunca haliyle bana fenalıklar basıyor, afacanlar koşarak üzerime üzerime geliyor, adam sesini yükselttikçe ben yükseltiyorum, aynı soruyu farklı şekillerde sorup hiç bir soruma yanıt alamıyorum, yanda duruşma salonunda tanık dinlerken seslerimizden rahatsız olan hakime hanım uyarmak için mübaşiri gönderiyor, mübaşir kafayı yedirtecek şekilde aklınca bize öğüt veriyor, zittir git demek istiyorum münasip kaçmıyor, o soğukta camdan yakıcı bir güneş vuruyor filan. Bir anda dellenip ayağa kalktım, "Ali Hımbır Bey, görüşmeyi burada bitirelim, biz sizi ararız tekrar" deyip tokalaşmak için elimi uzatarak, görüşmeyi gayet faşizan bir biçimde bitirmiştim ki, dışarıdan bir anda şimdiye dek böylesine rastlamadığım bağırış çağırış seslerinin yükselmesi bir oldu. Adam odadan çıktı, ben de elimde dosyayla çıkıp Yıldız Hanımcığımın odasına gidip, kimsecikler yokken bilgisayarında bir raporun değerlendirme kısmını yazıp, arada insanın içine su serpen evlat edinme davalarından birinin yolunu tutacağım, Batıkent'e doğru..
Neyse, bu planlar dahilinde kapıyı açtım, amanın ne mümkün dışarı çıkmak! 7., 9., 2., ve 3. aile mahkemelerinin bulunduğu 4. kattaki bizim koridorda bir feryat figan, muhtemelen 3. aile mahkemesinde tanıkların dinlendiği davada taraf olan bir güruh kadın ve erkek, küfürlerin eşlik ettiği bir ahenkle topluca yuvarlanıp kütle halinde güreşiyorlar! Normalde kavga sesleri duyunca tüm kalemlerdeki zabıt katipleri, yazı işleri müdürleri dahil hiç bir işe koşturmadıkları bir hızla koridora çıkarlar, gülerler, "ay bak bak nasıl vuruyor" filan derler, birileri polis çağırır, aşağıdan polisler gelir filan. Genelde beni gerdiğinden bunlar, önceleri çıkmışlığım ya da çok rastlamışlığım yoktu, ve fakat bu seferki insanı dayanılmaz biçimde kendini izlemeye davet etmekte, çünkü ortalıkta acayip bir şey yaşanmaktaydı.. Kavgayı ayırmak için araya giren kişiler, boşanmakta olan ve fakat bunu bile beceremedikleri açık karı-kocayı ve ekürilerini birbirinden ayırmışlardı ki, adamın karısına tükürükler eşliğinde savurduğu okkalı bir "oorrroo.....uuuuuu" (dikkat, her harfte üç harf vurgusu olacak) küfrünün ardından, kadının da onca dağılmış saçına başına rağmen altta kalmayıp en yüksek tonundan bir "boynuzlu köpeeeeek" diye bağırmasıyla bir anda etrafa saçılmış kütle yeniden toparlandı ve yuvarlanarak yumruklaşmaya kaldıkları yerden devam ettiler. Bense elimdeki kalın dosyaya can hıraş sarılmş, ağzım açık, gayet ebleh kavgayı seyredip, "ayyy!" sesleri çıkarıyordum ki, bir anda merdivenlerden hiç bu kadar kalabalık görmemiş olduğum adliye polisleri ellerinde telsizleri cızırt cızırt ek polis desteği isteyerek allah allah nidaları eşliğinde yuvarlanan kütleye doğru atağa geçtiler.. Allahım ne manzara! Her görüşümde tırstığım bir polis var, feci kaytan bıyık, iri kıyım bir abi, yolda görsem hapishane kaçkını diyebileceğim türden, onun böğürtüye yakın naraları bile fayda vermedi, yaklaşık 6-7 dakika sonra ancak ayırabildiler. Ki bu işi de milletin saçını çekerek, bir tanesinin yakasından tutup kaldırarak, ağızlarını kapatarak zor yapabildiler. Sanırsam polislerden birinin parmağı kırıldı, kavga edenler arasında dudağı kanayanlar, kaşı açılanlar.. Sonra tüm ahaliyi, ellerini arkadan tutup, kimini kelepçeleyip, enselerinden kedi gibi tutarak aşağıya, suçüstü kısmına indirdiler! Onca hengameye yerden kalkmış toza öksürürken fark ettik ki biber gazı sıkmışlar, bu sefer koridor ahalisi topluca öksürüğe tutuldu, aynı toz bulutu içinden ben de geçtiğimden, biber gazının insana vediği o korkunç hissi yeniden deneyimlemiş oldum. Oh, afiyet bal şeker ossun didim.
O gün onlar hakkında nasıl bir işlem yapıldı bilmiyorum, adliyeden nasıl çıktılar bilmiyorum, adliyenin 50 ayrı kapısından polis eşliğinde çıkarılmış olsalar da dışarıda birbirlerini yediler mi hiç bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var: topluca bir öfke kontrolü müdahalesine ihtiyaç duyduğumuz.. Yahu insan hakim karşısına çıktığı ve elde edeceği hakların kritikliği bakımından en şirin/efendi gözükmesi gereken zamanda hayvana dönüşebilir mi? Anlaşılan, pek de güzel dönüşülebiliyormuş, zati o dönüşüm nedeniyle eski karı-kocaların bitmemiş işleri de bir ömür kendilerine eşlik ediyormuş.

02 Şubat 2008

Post-dolmuş psikozu

Dün gece 23.00 civarı Kızılay'dan Yüzüncüyıl dolmuşuna bindik Umut'la, kafalar hafif leyla, kendimizi ikili koltuklardan birine attık. Hemen ellerimiz ceplere gitti, bozuklukları ortaya çıkarıp 3 ytl dolmuş parası denkleştirmeye çabaladık. Berfu ve Ozan'la Mülkiyeliler'de geçirdiğimiz bol esprili, bol dedikodulu, bol kahkahalı, bol ergenekon'lu, bol üniversitelerde türban meseleli sohbet ve helecanlı tartışmaların da etkisiyle keyfimiz gıcır, cepleri kurcalarken, baktık şakır şukur bozukluklarla ortaya sadece 2,2 ytl gibi bir şey çıkıyor ve elde sadece bir 50'lik var, onu uzattık mecburen "2 kişi" diye.. Kaytan tipli, yağız, dolmuş bir o yana bir bu yana giderken kendi de aynı şekilde koltuğuyla savrulan, genç irisi dolmuş şoförümüz 50'liği görünce yerinde önce bi miktar kıpraşıp, pek hoşnutsuz bir sesle "50'yi gönderenler! bozuk yok mu kardeşim" diye çemkirince Umut en sevimlisinden bir sesle, "valla baktık hocam, çıkmadı" derken ben de sanki görüyormuş beni gibi kafamı sallayıp onay verdim. Çoktan başlamış olan yolculuğumuz Milli Kütüphane'yi de tamamlamış, Balgat istikametinde devam ederken, herkesin para üstünü göndermiş olan genç irisi şöfer, koltuğunda hayli huzursuz, bir o taraf bir bu taraf hümüler iken, biz elde cüzdan para üstünü beklemekteydik. Ta-tamm! işte o en huzursuz zaman dilimlerinden...
Bendeniz, dolmuşları, şoförlerini, dolmuş yolculuklarını, polis ihtimali belirdiğinde yere çökmeyi, dolmuş ahalisiyle etkileşmeyi seven, dolmuş hastası, tasta çorbası biriyimdir. Dolmuşa binmek benim için güzeldir. Şikayet etmediğimdir. Ama tek bir itirazım vardır: Para üstü beklemek.. İnsanı istemediği halde geren, diken üstünde oturtan anlar.. Anlamlı bir para verirsiniz, döndü mü dönecek mi, bir şey sorsa duymazsınız, inmeye yakın söyleseniz cevap gelmez, inerken "ben şunu vermiştim, üstü var" dersiniz, "niye önce söylemiyon" diye azarı yirsiniz, inene kadar bir kaç kez söyleseniz adam bindiğinize pişman eder; alacağınız para üstü bişiye benzemez, bu sefer herkes "hocam şunun üstü vardı" derken siz de istersiniz, sizinki gelmez, geri alacağınız kuş kadar parayı tekrar tekrar söylemeye bu kez utanırsınız filan. Dolmuşun para üstü bekleme kısmını sevmem. Parayı net ayarlayıp binmek gerek, o da her zaman denk gelmez işte namıssız..
Neyse, bizim tek elde cüzdan, taş gibi 50'liğin üstünü beklerken ve yağız dolmuş şoförümüz de tıslayıp kımıldanırken, pazara yaklaşmaya yakın, umut'un ses muhtemelen asabi çıkacağından, ben en cici ve kibar sesimle, "ay hocam 50'den 2 kişi vardı" dedim ve koltuğumuza pısıp beklemeye başladık.. zım zım zım zım. Şoför, kafayı iki yana sallayıp öfleyerek muhtemelen kendi gibi tombalak parmaklarıyla, şakır şukur para saymaya girişirken ve biz de gerekli müdahaleyi yapmış olmanın verdiği rahatlamayı yaşarken, para üstümüz geldi efenim: geriye gelmesi gereken 47 ytl, koca bir tomar şeklinde, 7 adet 5'lik ve 12 adet 1'lik olarak adeta alay edercesine elimize sayıldı! Parayı zor bela avuçta toparlamaya çalışırken, zaten ineceğimiz yere gelmiş ve zank diye duran dolmuştan fazla sinir bozucu, pasif-agresif şöfere bir laf dahi sokamadan inmek zorunda kalmıştık..
Umut'un psikoz o esnada patladı işte: ben 1.90 boyunda 150 kilo olcaktım ki bak noluyodu, dıııııııııt, dııııııııt, görürdü o gününü ne demekmiş böyle saygısızlık yapmak, dııııııııııt, aklı sıra tavır yaptı hayvan, dııııııııt, gör bak kalabalık olsak noluyodu, dııııııt, böyle durumlarda elitist olunmaz da nolur?, dııııt, dıdıdıdııt dıdıdıdııııt, o hayvanın oyu da 1 oy, benimki de 1 oy, dıt da dıt..
Ne yaptıysam durduramadım.

09 Ağustos 2007

Kuyu başı kadınları...

Yeni eğlencemiz arka bahçedeki kuyu. Tabii kuyu deyince herkesin aklına böyle dipsiz mipsiz bir şey geliyor ama bizim kuyu biraz postmodern.. İçinde yosunlaşmış büyük taşlar, tenekeler var, dipsiz değil, karanlık hiç değil, ne gizemli ne korkunç, ama adı kuyu. Ve şu aralar bizim buraların en sevileni, su çekildikçe daha da üretiyor, doğurgan, üretken, anaç ve şefkatli. Henüz kimseye zarar vermedi, çocuklar etrafında pır dönse de hiç birini kucağına almadı, habire emziriyor bizi, yorulmuyor, doyuruyor:P Bildiğin anne yani! Biz de kardeşimle, suyumuz bittikçe, alıyoruz minik kovayı ve vileda kovasını (bu mu ki adı?) haydeee gidiyoruz arka bahçemize. Tabii biz yandaki madam lulular gibi, karpuz kollu elbiseler ve geniş şapkalarla değil, kesilmiş kottan şortlarımız, tişörtlerimiz, saç tepeye dolandırılmış, parmak arası terliklerimizle pespaye pespaye, şıpır şıpır gidiyoruz. Allahtan öyle gidiyoruz, çünkü kovayı yukarı çekene dek, gülmekten kopacağız diye sağa sola çarpa çarpa ve yarısını -yannışlıkla tabi- ayaklara döküp zemindeki toprağı çamur şeklinde bacaklara sıvayarak suyu alabiliyoruz. Eve gelince de el-yüz-diş suyumuzu ayakları temizlemek için kullanıyoruz. Tekniği ilerletmek gerek, önce hızla kovayı kuyuya fırlatmak gerek, iyice su alsın diye uzun ağaç parçasıyla kovayı dibe daldırmaya çalışırken kardeşin "ahihihi gözlüğüm düşermiş, hihi" demesini engellemek, çekerken çığlık ve kahkaha atmayı kesmek, ciddiyeti korumak ve de kapıdan çıkarken özenle hazırlanmış "tam tam ta tam ta tam tam, mahsun beni taksime götür nolur gitmem lazım sen götür beni mahsuuuuuuuun" diye avaz avaz bi şarkıyla yola düşmemek lazım...
Param yok!

08 Ağustos 2007

Asabiyim!

Off malum su meselesi.. Sular kesik.. Susuz yaz.. Su hayattır.. türevi cümlelerle başlayıp, ailecek, hatta apartmancak ve hatta mahallecek, ve dahası bence Ankaracak gümbür gümbür küfrediyoruz! Neyse ki, bizim apartman tam bir şen dullar apartmanı olduğundan, çalışma odasının yandan yemişi tadındaki odamızın baktığı apartmanın arka tarafındaki kuyu envai çeşit mahalle kavgalarının nedeni ve tanığı olmakta.. Yani, yıldız savaşlarından aşağı kalır yanı olmayan bir "su savaşları" dönemine girmiş bulunmaktayız, aman yalebbim diyerekten.. Dün biz de ilk kez kuyudan su çektik, çünkü tuvalete kullanacak suyumuz kalmadı. Şimdi ben bu yazıyı yazarken, karşı apartmandaki suratsız teyze ve kocası gizli gizli su çekme telaşındalar.. Yönetici fark etse nasıl kaçacaklar bilmem:) Ayrıca aldığımdan beri "off, vur deyince öldürüyorum ben yav" diye çok büyük olmasından yakındığım musluklu bidonu almakla ne kadar iyi yaptığımı anlamış bulunmaktayız, el-yüz yıkama-diş fırçalama suyumuz halen var. Evet efendim, kontrole devam, başka nelerimiz var? Susuz 4. günümüzde, evimizde muhtemelen bolca mikrop, çamaşır sepetinde birikmiş kirli çamaşırlar, lavaboda birikmiş epey bir bulaşık, aklımızda "bu çiş yapar, bunu yemeyelim, şunu içmeyelim" bilgisi ve ruhlarımızda çaresizlik var, ehuhe.. aman ne komik. Ha tabii en önemlisi anasını, bacısını, emmi oğlunu sağa sola yerleştiren, ihaleleri tanıdıklık aracılığıyla halleden, şelale ve kavşak koleksiyonu gibi özel zevklere sahip, "peki su kesintileri sırasında eskimiş borular basınç nedeniyle zarar görmez mi?" diyen gazeteciye "sizin kadar aklımız yok değil mi, biz düşünemiyoruz bunu" diye cevap veren laf cambazı- ve kast etmeye gerek yok, direkt söylüyoruz hep bir ağızdan haydi bir ki üç- ibne melih diye nam salmış bir belediye başkanımız var. Ha pardon yok, yani şu aralar ortalarda yok. Şu aralar, kriz/seçim yenilgisi/su borusu patlaması sonrası evinden günlerce çıkmayan/çıkamayan, sağ eli koltuğuna yapışmış, sol kulağı kendisine ilişkin söylenenlerde olan politik simalarımız var. "Yeni moda bu galiba" diyeceğim ama hep böyle değil miydi? "Yav bi git defol artık" diyeceğiz lakin, susuz yaz gecelerinde en çok ellerinde çekirdek, ortasında şarıl şurul su akan parklarda dolaşmayı seven ve gazetelere de, "yav çok zorlanıyoruz ama 30 yıl önce de burada su yoktu, su geldikçe de yıkanırız artık" diyen, nitekim nicedir haftada bir yıkanan, durumdan pek de şikayetçi gibi gözükmeyen, "melihsever" vatandaşlarımız var. Bakalım nolcek, kulağımız musluklarda perperişan, bekliyoruz efenim.

23 Temmuz 2007

Beymen gezi notları..

Geçen Cuma, Adalet Akademisi'ndeki eğitimin bitimi ve sertifikaları alışımızın ardından, Nevin Hanım'ın Beymen'den 600 YTL civarındaki hediye çekini harcaması esnasında kendisine eşlik etmemizi önermesi, bizim de "Tunalı'da keyif yaparız" diye teklifi kabulümüzle geldik Beymen'e. Kavaklıdere'deki koca Beymen binasına ilk girişimdi. Alışverişe düşkün bir kişilik profili olarak altını üstüne getirmediğim yer pek olmasa da, belki allı-morlu-yeşilli şeyleri daha bir sevişimden kaynaklı olarak vitrinlerinin ilgimi çekmemiş olması, ya da uzaktan bakılsa dahi, kapıdaki "sınır" dikkatimi çektiğinden, girmemiştim daha önce. Velhasıl, Beymen kadını profiline hakim Nevin Hanım önde, biz de üç süklüm-püklüm (Filiz, Arzu ve ben) arkada, içeri daldık ve yukarı katlara tırmanmaya başladık. Tabii tırmandıkça benim gözler faltaşı gibi açılmaya başladı. Şekerim ben böyle şey görmedim: ulen 3500 YTL'ye elbise olur mu laynnnn? Nerede yaşıyor olm bunlar? Bu nasıl bir bütçe? Sen elbiseye bu parayı veriyorsan, mutfak harcaman, seyahat harcaman, eğitim harcaman ne kadardır acep? Bu düşüncelere gark olmuş vaziyette biz üç tıfıl, pamık gibün elbiselere, şifon kumaşlara, fraksiyonel ceket-paltolara dokuna dokuna, tarafımıza ikram edilen içecekleri yudumlayıp Nevin Hanım'a "bu yakıştı, şu olmadı" gibi geridönütler vermek suretiyle 1 saat kaldık orada. Tabii, insana kraliçe gibi davranmaları da ayrı bir durummuş, "bu elbisenin altına şu muhteşem olur" diye koşup gelen eski adıyla tezgahtar, yeni adıyla satış elemanı (böyle mi deniyordu?) kızların elindeki 1500 YTL'lik ayakkabılar, kafam kadar gerdanlıklar... Bu esnada kulağıma çalınan "alooooo, Nur Hanım, yeni sezon Dolce Gabbanalar geldiiiiiii, ahi hihi hi"ler, ortalıkta dolanan kodaman teyzeler, ayağındakini kafasına atsan kıracak yükseklik ve tahtalıkta hatunlar... Ortamı çocuk parkı gibi gören biz ise, bir süre sonra 400 YTL'lik şapkaya "aha len ucuzmuş!" demek suretiyle çoktan algıyı sakatlamıştık bile. Beymencilere selam olsun diyor, başka da bir şey diyemiyorum efem.

07 Temmuz 2007

Unutmak istemediklerim-2

Sevgili belleğim,
Hayatım boyunca, dün sabahki çocuk tesliminde yaşadıklarımı ve hissettiklerimi; iki yıldan fazladır, boşanma davasıyla başlayıp ceza davalarıyla süren adliye günlerinden ve 2 yıldır çocuğunu görememekten tükenmiş baba C.B.'yi, sabahın kör vakti savcılık aracıyla son gaz eve varışımızı, anne ve ailesi evde oldukları halde kapıyı açmayınca gidip polis alışımızı, eşzamanlı çilingir çağırışımızı, ekiple geri döndüğümüzde, bunca çocuk teslimi yaşantımda ilk defa şahit olduklarımı; çilingirin epey zorlanarak açıp arkasında birilerinin dayandığını anladığımız kapıyı polislerin yüklenerek açmalarını, muhtemelen başka bir komşuya kaçırılan çocuk ve anneyi evin her noktasında arayıp bulamayışımızı, ev hanesindekilerin hepimize ve tüm akrabalarımıza küfredişlerini, dışarı çıktığımızda babanın isyanını, bu sefer bize yönelmiş öfkesini, çilingirin ve şoförün şahit olduklarına şaşkın bakışlarını, bir polis memurunun "ama bak ben de çocuğumu 5 yıldr göremiyorum" diye teselli edişini(!), diğerinin "o gadını yatıracan vereceng zopayı vereceng zopayı" diyerek bana bakıp gülmemi beklemesinden duyduğum mide bulantısını, yarım saat "beni anlamıyorsunuz, ciğer bu ciğer, çocuğum içeride" diye ağlayan babayı arabaya bindiremeyişimizi, camlardan sarkıp bizi izleyen site ahalisini, "yalancısın sen, bıktık artık senden, koca devlet bir serseriyle baş edemiyor mu yav?" diye koşup gelen yöneticiyi, karakol ekiplerince de geçmiş sabıkaları ve son gelişinde çocuğu alamayışında evin camlarını indirişi nedeniyle yakınen tanınan ve zaten "arızalı" damgasını çoktan yemiş olan, ama "baba" olduğu hep unutulan adamın itip kakılarak zorla ekip aracına bindirilişini, icra memuru Mustafa'nın adamı hırpalayacaklarını anlayıp ikna ederek geri savcılık aracına getirişini, hıçkırıkları eşliğinde adliyeye dönüşümüzü unutmak istemiyorum.

04 Temmuz 2007

Dilencilikte son nokta..

Geçen gün kapısını kırdığımız kadının kızına vasi olmak için çabalayan üvey ağabeyin evine gittik dün de.. Bizi adliyeden aldı ve Yüzüncüyıl'a doğru yola düştük. Sohbet ede ede giderken, ATO'nun oralarda toplanmış minik bir kalabalıkta, içlerinde motosikletli bir genç , iki-üç tane, rengarenk şalvarlı, kapkara suratlı, sırtlarındaki bohçalarının kenarından bebekleri sarkan kadın, ve de 5-6 tane yaşları 3-7 arası değişen bakımsız çocuk gördük. Ne oluyor diye bakarken, "ayvayı yedi çocukcağız" dedi görüştüğümüz adam. Sinirlenerek anlattığı, dilencilikteki son yaratıcılık(!) dudağımı uçuklattı. Otoyol kenarlarında bekleşen bu kadınlar, hızla gelen arabanın önüne çocuklarını itiyorlarmış. Son dakika fren yapıp durabilen ya da hiç durmayıp çocuğa çarpan, zorla duran sürücü, çocuğu hastaneye götürmek için uğraşırken, kadınlar "para ver, senden şikayetçi olmayalım" diyorlarmış. Aynısı, bizim adamın başına da gelmiş. Son dakika önüne mini minnacık bir çocuk ittirilmiş, hemen çocuğu hastaneye götürmüş, baygınmış çocukcağız. "Anne" sıfatıyla onlara eşlik eden kadın da, "para ver abey, şikayetçi olmayalım" diyormuş. Bizim adam doktor olduğundan, epey korkmuş çocukta herhangi bir şey çıkacak mı diye ve bir sürü tetkik istemiş; ancak onu şaşırtan, muayene eden doktorun, aynı çocuğun aynı şikayetle aynı yerde araba çarparak 9. kez gelmiş olduğunu söylemesiymiş. Neyse ki ciddi bir durum yokmuş.
Bu yolla para kazanmak, Yüzüncüyıl-Balgat civarında sıkça gördüğümüz çıplak ayaklı, sapsarı saçlı, kapkara suratlı çocukların sözüm ona "anne"leri arasında epey yaygınmış.
Ağzımız iki karış açık, dinleyekaldık. Her ne olursa olsun, insan çocuğunun yaşamını nasıl bile bile tehlikeye atar? Bunu nasıl yapar? Çocuğunu nasıl sermaye olarak görebilir?
Böyle şaşalarken, yanımdaki adama göz ucuyla baktım. O da iki yıldır, aralarında kan bağı olmayan 11 yaşındaki "kardeş"i gelecekte ayakları üstünde durabilen bir kadın olsun diye çabalıyor, para döküyor, bir yandan banyoda düşmüş 8 aylık hamile karısını apar topar doktora götürüyor; dönüşte, söz verdiği şekliyle, Armada'ya uğrayarak "kardeş"ine drama kitabı alıyor.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...