
20 Kasım 2009
Laparoskopik kistektomi

10 Eylül 2009
Sel

Kotumserlige kapilmaca yok. Hayat bir mucadeledir. Bu sel felaketini de bu mucadelenin bir parcasi olarak degerlendirip eski gunlerimize donmek icin canla basla, askla sevkle calisacagiz. Eskisinden daha da guzel bir vakif yapacagiz. Yarin cok daha kotu bir sel felaketi bekleniyormus. Nasil mumkunse! Elimizden geldigince hazirlaniyoruz. Kucuk cocuklarimizi anneleriyle birlikte Istanbul'daki evlerimize yolladik. Vakif'ta sadece eli is tutan gencler kaldi. Gormeden anlasilmaz ama felaketin boyutlarini anlatmaya calisayim. Su anda camurdan bir vakfimiz var desem abartmis olmam. Bodrum kat bastan asagi, giris kati bir bucuk metre kadar su altinda kaldi. Bahcedeki su dune kadar boyu asiyordu. Simdi suyu gitti diz boyu balcigi kaldi. Cizmeyi birakmadan ayaginizi balciktan kurtarmaniz zor. Selin surukledikleri meyve agaclarinin arasina takilmis, agaclari egmis, kocaman bir bariyer olusturmus. O yemyesil bahceden geriye eser kalmadi. Coluk cocuk hep birlikte o kadar da cok emek vermistik ki... Hayvanlarimiza yem icin ektigimiz onlarca donum tarla batakliga dondu. Seralarimiz kimbilir nerelerdeler. Komsu haradaki onlarca at boguldu. Muhtesem atlardi. Hep birlikte kosmaya basladiklarinda zemini zangir zangir titretirlerdi. Cocuklarimiz, o atlari kucucuk boylariyla citin ustunden uzanarak, bahceden kopardiklari tutam tutam cimlerle beslerlerdi. Minicik ellerle atlarin koca koca dislerini yanyana gormenin keyfine doyum olmazdi ... Baskalarina para kaynagi olan o atlar bizim nese kaynagimizdi. Gitti gider canim atlar. Tiyatro salonumuz taninmaz halde. Su anda icine bile girilemiyor. Mutfagimiz kullanilmaz durumda, icine zor giriliyor. Camasir makinalari, bulasik makinalari, kurutma makinasi, buzdolaplari, firinlar, sogutma depolari, kalorifer kazani... Medeniyet namina ne varsa yok oldu. Et stogumuz perisan. Kokusmadan gommek gerekiyor. Ama nereye? Her yer balcik. Su, elektrik, telefon, internet kesik elbet. "Dereboyu"ndaki evime uzun sure ulasamadik. Aziz Nesin'in en onemli notlari oradaydi. Sel, agac kutugunden karavana kadar, ne bulmussa onune katmis tum siddetiyle akiyordu. Neyse ki ev yikilmadi ve notlara bir sey olmadi. Mucize diyesim geliyor. Kullanilmaz hale gelen koltuk, kanape, yatak yorgandan ya da tamamen suya gomulen elbise depolarimizdan soz etmiyorum bile. Bitirmek uzere oldugumuz "Sanatci Evi" perisan. Yeni bastan yapacagiz. Kitap depolarindaki on binlerce liralik Aziz Nesin kitabi mahvoldu. Aziz Nesin'in yillarca biriktirdigi gazete koleksiyonunun buyuk bir kismini ciltletmistik. Buyuk olcude parasizliktan ama bir miktar da ihmalkarliktan ciltletemedigimiz binlerce gazete hamur oldu. 1976'nin Politika gazetelerini gordum. Icim acidi. Mezunlar dahil butun buyuk cocuklarimiz Vakf'a geldiler. El birligiyle Vakf'i temizlemeye calisiyorlar. Felaketin boyutunu anlamak icin gormek, yasamak lazim. Iki tesellimiz var:1) Hicbirimize bir sey olmadi. 2) Aziz Nesin'in butun arsivi kurtarildi. Cocuklarimizin ilk aklina bu notlar gelmis. 3000 dolayinda dosya... Inanilmaz bir surat ve imrenilecek bir isbirligiyle cocuklar butun dosyalari su basmadan kutuphaneden ikinci kata cikarmislar. Sabahin korunde uykularindan firlayip... Cocuklarimizin kimisi haylaz kimisi yaramaz kimisi soz dinlemez olabilir, ama hic gormedikleri Aziz Dede'lerinin notlarinin ilk kurtarilacak esya oldugunu biliyorlar.. . Egitim iste boyle bir sey olmali. Her seye karsin iyimserligimizi elden birakmayacagiz ama. Surekli ileriye bakmaya and ictik. Mucadeleye devam!
Sevgili Dostlar, Nesin Vakfi'nin ana binasini depreme karsi guclendirmek gerekiyordu. Bu sel felaketiyle birlikte binanin zemini daha da zayiflamistir. Binayi guclendirmenin maliyeti 350-400 bin lira arasinda. Sel felaketi dolayisiyla zararimizin da (insan gucunu saymazsak) 250 bin TL dolayinda oldugunu saniyorum. Bizim boyumuzu fersah fersah asan meblaglar bunlar. En zor zamanlarimizda hep yanimizda olan sizlerden butcenize gore bir katki bekliyoruz. Internetten bagis icin: https://secure. cs.bilgi. edu.tr/nesinvakf i/bagis.php.
Banka hesap numaralarimiz asagida. Cok tesekkurler. Sizlere ve gelecege inancimiz sonsuz. Hepimizden sevgiler, saygilar.
Ali Nesin (www.nesinvakfi. org <http://www.nesinvak fi.org/>)
*TL hesaplari:*
İş Bankası, Parmakkapi Subesi Sube kodu 1042 Hesap no. 0714327
*Ziraat* Bankasi, Catalca Subesi, Sube kodu *130, *Hesap no.* 952 22 32
- 5001*
*Vakıf Bank,* Catalca Subesi, Sube kodu 237, Hesap no. 434 84 59
*Posta Çeki* no.*164 00 09*
* *
*Euro hesaplari*
*Ziraat Bankası*, Catalca Subesi, sube kodu *130, Hesap no. 952 55 01 --
5003 (IBAN: *TR 80000 1000 1300 9525501 5003)
*Vakıf Bank*, Catalca Subesi, sube kodu *237, Hesap no. 400 79 36*
Dolar hesabi:
*Ziraat Bankası*, Catalca Subesi, sube kodu *130, hesap no. 952 55 01 --
5001* (*IBAN: *TR 37000 1000 1300 9525501 5001)
*Vakıf Bank*, Catalca Subesi, sube kodu *237, hesap no. 400 79 37*
*CHF hesabi*
*Ziraat bankasi,* Çatalca Şubesi, sube kodu *130, hesap no. 952 55 01 --
5002* (*IBAN: *TR 10000 1000 1300 9525501 5002)
Swift Kodlar:
Ziraat Bankasi, Çatalca Subesi Swift kodu: TCZBTR2A
Vakif Bank, Çatalca Swift kodu: TVBATR2A
(Ali Nesin'in duyurusudur)
02 Mart 2009
Yarın
Kamuoyuna; Kadın Kapısı
Kırmızı Şemsiye Seks İşçileri İnsiyatifi
Lambdaistanbul GLBTT Dayanışma Derneği
Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi
DSİP (Devrimci Sosyalist İşçi Partisi)
KEG Cinsiyetçiliğe Karşı Dayanışma Ağı
25 Şubat 2009
Kadının adı
Bugün duruşma salonunda, daha önceden raporunu çiziktirdiğim bir çiftin boşanma kararı tutanağa geçirilirken, kararın gerekçesine ilişkin yapılan açıklamalardan edindiğim bilgilere göre;-evli bir çift, önce detaylara bakalım:
.kadın tecavüzcüsüyle evleniyor
.adam çalışmıyor pek, temizlik vs. işinde çalışan kadının maaşına da el koyuyor
.sistematik fiziksel şiddet var
.kadın dayanamayacak noktada, annesine sığınıyor
.annesi "yuvanı yıkamazsın, sığınma evine git" diyor
.kadın zor durumda, işyerinde tanıdığı ve tek desteği olan başka bir adama sığınıyor.. kaçıyor da diyebiliriz, bohçasıynan.
-Bizim medeni kanun olayı şöyle formüle ediyor: evlilik süresince adam kadını dövdüğü için az kusurlu, kadın sadakatsiz davranıp başkasına kaçtığı için ağır kusurlu.
-Kadının kız kardeşi tanıklık yaparken, "öyle tokat falan da değil, sopayla döverdi" diyor; hakim tutanağa geçiyor: "davalı normal tokat atmazdı, sopayla döverdi".
-Başka bir şey yapamadığımdan; duruşma salonundan, tüm "normal tokat" yiyen kadınlara, oradan sistematik şiddet görenlere, tecavüze uğrayanlara, intihara zorlanan, cinayetlere kurban gidenlere, hepsine, hepimize, adil bir dünya diliyorum. Öfkemi büyütüyorum.
04 Ocak 2009
40 kez söylersen olur!
2008'e ilişkin anlatacaklarım ve 2009'a dair söyleyeceklerim var daha, ama ben bu yılın ilk gönderisini, 2008'de başıma gelen en güzel olaylardan birini anlatarak icra etmek istedim: 2004'ün son ayında aile mahkemesine atanıp da 2005'in Ocak ayının 3. günü göreve başladığım gün, hakim ve kalem mensupları beni biriyle tanıştırdılar: "al len rabia böcüğü, bu senin burada çalıştığın süre boyunca anandan babandan gardaşından sevdiceğinden daha çok görüp daha çok vakit geçireceğin, birlikte çalışıp birlikte rapor sunup birlikte görüş bildireceğin adam, nam-ı diğer pedagog!" mealinden bir tanıştırma... Ünvanı pedagogdu, bildiğim kadarıyla Türkiye'deki tek pedagoji bölümüne sahip olan İstanbul Üniversitesi, bölümü 80lerin sonunda kapatmış, dolayısıyla da Türkiye'de pedagog unvanıyla adam yetiştiren bir eğitim kurumu yoktu. Durum anlaşıldı ki, arkadaş Ankara'daki gazide ay pardon güzide bi üniversitemizin kimya öğretmenliği bölümünden mezun olmuş ve pedagojik formasyon denen bir kaç ders almış olmasından mütevellit, pedagog unvanı kendisine kondurulmuş bir arkadaştı. Bu konuda onun bir suçu var mıydı? Hayır. Suç kimdeydi? Yurdumuzun nadide bakanlıklarından Adalet Bakanlığı, Almanya modelinden etkilenip de orada "sosyal pedagog" unvanlı uzmanların olduğunu görünce YÖK'e resmi bir yazıyla "biz kime pedagog deriz Turkiye'de bacım?" diye bir soru sormuş ve bari bu konuda doğru bi iş yapın be adam dedirten YÖK de "eğitim fakültesi mezunlarına pedagog denebilir kanımca" diye geçerlik ve güvenirlikten yoksun bir yazı göndermiş, bunun üzerine Anadolu'nın bağrından kopup gelmiş ve KPSS sınavından aldığı 90 puanla kendisini süpersonik zeka sanan ne kadar kimyacı, biyolojici, teknik eğitimci arkadaş varsa pedagog kadrolarına akın etmişti. Velhasıl her bir mahkemenin pedagogu ayrı güzeldi, lakin benimki bir başka güzeldi..Giriş kısım bu.. Önemli olan gelişme kısmı ise, tabii ki alınan bir kaç pedagojik formasyon dersiyle bu işin yapılamayacğı net olduğundan ve ne çocuk gelişimi, ne psikopatoloji, ne görüşme tekniklerinden haberdar olunduğundan, üstelik de bu zavallı çocukcağız, ben gibi bir psikopatın eline düştüğünden, geçirdiğimiz 3.5 yıldan bahsedeceğim size. İlk başta, "gel yavrum bana doğru, çekinme" diye yaklaştım. Baktım tık yok, hiç bir şey bilmiyor. Tamam dedim, öğretirim. Ev ziyaretlerine gitmeye başladık, koltuğa bağdaş kurup oturur. Uyarırım, möl möl bakar. Elli çeşit göz hareketi geliştirdim; hop! şişt pişt, abi napıyosun lan düzgün otursana elalemin evinde! Soru sormak ister, görüşme akışı bozulur. k'leri g olarak söyler, sorular anlaşılmaz, üstelik benim ters ters baktığımı fark edince kekelemeye başlar. Çay-kahve ikramlarında uçan tekmeyle sehpayı devirip "allaaam" dedirtir. Görüşmeye girmeden tuvaletten koşarak gelir, yüzünden sular süzülür ve elinde kısmen kurulandığı buruş buruş mendille, görüşeceğimiz kişinin elini sıkar, uygunsuzca dokunur. Karşıda kadın ne travmatik olaylar anlatıyordur, hüngür hüngür ağlayarak, ve orada trajikomik bişiy söyler, bu gülmeye başlar. E ben de hiper temiz, titiz, salon hanfendisi değilim ama edep var adap var! Velhasıl, ilk 3 ay baktım ki, kaderim böyle yazılmış, başka da çare görünmüyor, başladım mobbing'e. Nam-ı diğer, işyerinde duygusal taciz. Adamın canına okudum 3.5 yılda. Her görüşmeden sonra: onu sorma; sen sus! ben konuşcam! ay çok biliyosun sen, dünkü raporun çok eksik olmuş, de"leri ayrı yazman gerektiğini bilmiyo musun beah! sadece tvde altyazı okuyan adam bile şoförün şöför yazılmayacağını bilir, bu rapora ben imza atamam, git öyküyü tam yaz, geç kaldın, erken gittin, çocuğa öyle sorma, öyle yaklaşma, ne uygunsuz bir bakış, ne anlamsız bir soru, çok yanlış düşünüyosun, siz pedagoglar, ya aslında senin burada çalışmaman gerekiyo biliyosun değil mi, niye öğretmenlik yapmıyosun gül gibi, memlekete bir yere tayin istesene be! gibi. Mobbing yapmak da zor işmiş haa, adamı insanlıktan çıkarıyor bir süre sonra.
Velhasıl, 3.5 yıl boyunca ben bu adamı canından bezdirdim, lakin birlikte çok keyif aldığımız, çok önemli işlere imza attığımız, gözucuyla anlaştığımız, yani birbirimizi 0.3 mg. seviverdiğimiz zamanlarımız da oldu. Diğer mahkemelerdeki arkadaşlar, benim ne bahtsız olduğumu ve bunun acısını da zavallı çocuktan nasıl fitil fitil çıkardığımı bildiler. Bir dilek tutların baştacıydı o: gitsin istiyorum! Belki 40 kez söyledim bunu, 40 bin kez istedim ve sonunda oldu: canına okuduğum zavallı çocuk, tayin isteyerek geçen Kasım ayında memleketine gitti.
Ettiğim eziyetlerden haberdar olan diğer uzman arkadaşlar, B "ben gidiyorum" diye millete söylediğinde ya da onun tayinle ayrıldığını duyduklarında, gözler muzipçe bana kayıp "seni manyak, gönderdin en sonunda çocuğu" diye inceden sırıtsa da, valla gidiş nedeni ben değilim. İş ortamında mutsuzdu:), daha ağırlıklı olarak da ekonomik sebepleri vardı. Ama yine de, bazı bazı, içimde bir minik melek sızı, "oğlum çok mu abarttın aceba?" diyor, sonra şeytan sızı gelip "ne abartması beah, hem bak ne iyi oldu, senden ne çok şey öğrendi, o küçük şehirde güzel bazı işlere imza atar zannımca" diye dürtüyor.
Bu da böyle bir anımdır işte.
27 Aralık 2008
Parlak yıldızlardık o zaman
Çok çocuk tanıdım. Kimini sevip bağrıma basmak istedim. Kimi sinir bozucu annesinin kopyası gibiydi, öfkelendirdi beni. Kimini elinden tutup "gel çocuğum, bunlardan sana hayır yok, ben seni büyütürüm" diye evime getirmek istedim. Kimiyle dakikalarca kıkırdadık, kimi koynumda ağladı. Kimi evden ayrılırken "abla bu gece bizde kalsana!" dedi, kimi sonrasında sıkıştırılacağının farkında bir an önce gitsem diye gözümün içine baktı, kimini oracıkta bırakıp eve dönmek bana zor geldi. Şaşırıyorum bazen, öyle bir pozisyondayım ki, bazen yaşamlarını değiştiriveriyorum tümüyle, bazen elim kolum bağlı kalıyor, bazen daha iyisi için attığım bir adım karşılık veriyor... Mahkemeye gelen Arda, "bak sana ne göstereceğim" deyip de koca göbüşüyle Batman kıyafetini ve maskesini bürünüp, neden öğretmenine "babam beni dövdü" diye yalan söylediğini anlatırken, Bengisu sihirli periye "buradaki çocuğun annesiyle babası ayrıkmış, onları birleştirsin istermiş" derken, Başak "annen kötü kadın, seni de istemiyor, bak terk edip gitti" lafını her gün duyarken ve Nazen'in babası 14 yıl boyunca "davar köpeği" diye hitap ettiği ve en sonunda evden ayrılmış karısına yönelik tüm hırsını "senin de bacakların annen gbi çarpık, eğri" diyerek kızından alırken; ben, ben Rabia, tüm o vahşi dayakçı kocalara, ergenlikten çıkamamış kaprisli karılara, yaşlılıklarında oturup şükredecekken duramayıp çocuklarının evliliğine hem de ne biçim karışan kayınvalide-kayınpederlere, insanları yoksullaştıran ve çaresizliğe ve bitmek bilmez problemlere iten politikalara, velhasıl o çocukları mutsuz eden her şeye, herkese, YOT* ile girişmek istiyorum.*YOT: Yaş Odun Terapisi
24 Aralık 2008
02 Aralık 2008
12 Kasım 2008
Görüp, duyup, bilerek..
Çok acı verici tüm bu sahneler.. O kadar bizden, o kadar tanıdık hayatlar kimi zaman anlık hatalar, kimi zaman "bana bir şey olmaz"lara eşlik eden göz göre göre yapılan ihmallerle sönüveriyor. Dün gece Nuri Bilge'nin Üç Maymun'unu izlemiş de gelmiştim, eve dönüşte bunu buldum inbox'ta. Bütün bir dram, bir trafik kazasıyla başlayabilir.
28 Ekim 2008
Adalet dediğin...
Yandaki mide bulandırıcı adam, bir kaç ay önce 14 yaşındaki bir kız çocuğunu cinsel haz amaçlı olarak istismar etti, bugünse dışarıda... Zavallı yavrucuğun annesi bu işi organize etmiş, üstelik kızına bu duruma göz yummasını çünkü bu sapığın kendilerine maddi anlamda rahat bir hayat vaad ettiğini söylemişti. Olay ortaya çıkınca, yandaki zırva ile "anne" sıfatı taşıyan kadın tutuklandı. Yavrucak SHÇEK tarafından koruma altına alındı. Sonra pek çok ses yükseldi. Kimi komplo dedi, kimi şöhretini çekemiyorlar dedi, kimi dindar adam bunu yapmaz dedi, kimi dini kötülüyorlar dedi. Ardından, yine tanıdık bir şeyler oldu. Tanıdık, uyuşturan ve tepki veremeyecek kadar duyarsızlaştırıldığımız bir şeyler. Zavallı yavrucuğun babası şikayetini geri aldı. Çocuk aksi yönde beyan verdi. Sonra ne olduysa oldu. Normalde sittin sene çıkmayan adli tıp raporu ışık hızıyla mahkemeye ulaştı. Türkiye'nin en güzide (!) kurumlarından İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü, 14 yaşındaki kız çocuğunun bu istismardan ruhsal ve bedensel olarak etkilenmediğini buyurdu. Etkilenmemiş çocuk. Çevrenizdeki 14 yaşındaki kız çocuklarına bir bakın. 14 yaşında yaa! İşte o çocuk, yukarıdaki "insan"ın telefonda kendisine "aybaşı halinde misin?, tüh!" diye sormasından, görüştüklerinde cinsel organına dokunmasından, öpmesinden, o anki iğrenç görünümünden , daha detayını bilmediğimiz kimbilir neler söylemesinden, yapmasından, belki kendi organını teşhir etmesinden, dahası annesinin kendisini bu adama pazarlamasından, babasının şikayetini geri almasından, bir anda tüm yaşamı alt üst edilerek öylesine bir kurumun çıplak duvarlı bir odasında, belki nem kokan, belki lekeli çarşaflarında uyumak zorunda bırakılmasından filan hiiiiiç mi hiç etkilenmemiş!Diyecek söz var mı?
Vicdan, ıvır kıvır..
Meslek ahlakı, falan filan..
Adalet hak hukuk, hıngır kengir..
27 Ekim 2008
Blogger'ım amannn!
Şimdi, bir sosyal bilimci olarak, bilgisayar ve internetin çok cüzi bir kısmından anladığımı varsayalım. Var saymasak da öyle gerçi ama neyse hadi, sonuçta çoğu şeyi sağdan soldan duyduğumla idare ediyorum. Şimdi, altına ingilizcesi de kondurulmuş şekliylen pek muhterem peace court blogger'a erişim yasağı koymuş. Yani sayfama kimsenin ulaşamayacağı var sayılıyor değil mi? O zaman, blog yazmaya başladığımdan beri inceden hayalini kurduğum şeyi, en ayısından ve ahlaksızından bi küfür savurma işini grçekleştirebilirim: la amuğa goduğumun tireh pirehhhireettiree...! Şimdilik bu kadar yeter. Oh! Pek rahatladım kız! Böyle kendi kendine boşalmak iyi oluyomuş. Maksat bu değil mi zaten? Benim düşündüğümü X, X'inkini Y, onunkini de Z duymasın ki, hafazanallah Z X ile bağlantı kurar, işler çığırından çıkar. Ya da kendimizi bu kadar önemsemeyelim, kendi blogumda yazdıklarım üzerinden gider isem, ulan kime ne benim adliye maceralarımdan, her yere geç kalışımdan, regl takıntımdan, masal'ımdan, nişanımdan? Gerekçeyi görmek istiyorum. Öylesine bir gerekçe olduğunu öngörmek zor değil, ama kim Atatük'e blogunda hakaret etmiş, veya evrim kuramına değinmiş, ogrenelim bakalım.
İşin ağır gelen tarafı, bir justice insanı, hakimlerle çalışan bir gönül kadını olarak, işin az çok iç yüzünü bilerek, daha umutsuz hissetmek. Mesela bu kararı veren hakim, internet ve internet erişimi hakkında ne bilmekte? Zabıt katiplerine "gel şu mesene'yi bi kur yavvvv!"dan öteye geçebilenlerin ellerini hörmetle öpmek istiyorum. Ulaştırma bakanımız da "mahkemeler bu işi bilmiyor, yasal boşluk var, mahkemeler ihtisas mahkemeleri haline geldikçe işler düzelecek" buyurmuş. Yavrum, kınalı kuzum, adama sormazlar mı sen orda ne mok yemeye oturuyon diye? Yahu bu iktidar ve güç sahiplerinin de olay sanki Madagaskar'da yaşanıyormuş gibi sözler etmeleri yok mu, iyice uyuz oluyorum. Evladım güç senin elinde zati, varsa yasal boşluk, doldur boşlukları, ha bakıyın.
Daha diyeceklerim var ama sizin bloglar açılır da benimki ömrü billah kapalı kalırsa diye korkuyom sevgili okur. Yoksam, küfrün bini bir para bende. Ne biçim ruh sağlığı kişisiyim ben ayol? Ahlaksız mıyım neyim? Neyse, yani 657li bi tıfıl memur statüsünde çalışmakta olan bir arkadaşınız olarak, bu ne cürret mealinden bişiler denirse bana, dualarınızı eksik komayın. Hapise atılırsam temiz çamaşır, çorap, cuğara getirin. İşkenceye maruz kalırsam Yıldırım abime habar verin. Ölürsem de kabrime gelmeyin, istemen.
03 Haziran 2008
Alın bunu...
Kısa ve öz anlatmayı deneyeceğim bu kez, haydin bismillah diyerekten: efenim, bugün sizlere aile mahkemesi kariyerimde beni hasta eden, hasta etmek ne kelime dellendiren, damarıma czzzt czzzt elektrik enjekte eden bir konudan bahsedeceğim, hatta bir değil iki konudan. Evlenme, boşanma, çocuk sahibi olma, ilişki sorunları açısından baktığımızda, içinde insana yuh dedirten pek çok konu var ve fakat iki meseleye ilişkin söylem beni benden almakta:Önemli ön bilgi: Bana intikal eden dosyalarda, ki bu dosyanın alengirli (kavga-gürültü-çekişme-3. sayfa haberi niteliği) olduğu anlamına gelir, eşlerle görüşmeler yapıyorum. Nasıl tanıştıklarından başlayarak, evlilik öyküsünün ve ardından boşanma sürecinin alınması, bildik bir psikolog-danışan görüşmesi formatından elbette ki çok farklı oluyor. Klinik görüşmede olduğu gibi karşındaki kişi (yani davacı veya davalı), kendini açıkyüreklilikle ifade etmiyor. Niye? Davadan elde edeceği haklar (çocuğun velayetini almak, çocukla daha çok görüşme süresi almak, nafaka, mal paylaşımı, maddi-manevi tazminat gibi) var adamın/kadının. Bizim medeni kanunda, tüm boşanma işi de "kusur oranı" (evliliğin bu aşamaya gelmesindeki kusur kime ait?) üzerinden yapılandırıldığından, mahkemede ve görüşmede iyi izlenim bırakmak çok önemli anlayacağınız. Bu nedenle de karşımızdaki kişi sık sık yalana başvurabiliyor. Ben de dedektifçilik oynuyorum anlayacağınız, yok ayol, şaka şaka, ehe mehe..
Bahsedeceğim iki meseleyi bu minvalde değerlendirin isterim.
1) Aman bekaret, canım bekaret: Dosyayı didik didik incelemişsiniz, görüşmeye başlamışsınız, güzel güzel tüm bilgiyi almışsınız, adam birden pırt sesi çıkartarak, abartmıyorum, gerçekten öyle bir hisle, diyor ki:
-"ya aslında olay ne biliyor musunuz piskolog hanım, eşim evlendiğimizde zaten bakire değildi!"
Böyle bir cümle üzerine söylenebilecek kaç alternatif cümle vardır acep? Kardeşim, diyelim ki sen zamazingo bi adamsın, kültürel öğretileri hiç sorgulamadan almışsın, baş tacı etmişsin, hadi ettin gül yüzlü kardeşim, senin için namus, ahlak, erkeklik gururu, onuru her birinin kriteri bu kızlık zarı olsun, e hadi olsun, öyle birisin, seni kendi bağlamında değerlendirdik, ulen adama demezler mi niye gerdek gecesinin sabahında açmadın bu boşanma davasını diye? Madem bu denli önemli, demezler mi adama şimdiye dek niye bu "bozuk malla" yaşadın ettin, bi de üstelik çocuk yaptın diye sormazlar mı ha, sormazlar mı?
Geçenlerde görüştüğüm bir erkekkkk, gözümün içine bakaaaa, bakaaa diyor ki: "Evet ilk ilişkide kan gelmedi, ha ne? Evet evet ben 30 yaşındaydım ilk cinsel ilişkimi yaşadığımda, ablacım vallahi bilmiyordum kan gelmeyince bunun bakire olmadığı anlamına geldiğini! Ha sonra geldi miydi onu hatırlamıyorum ama bilseydim ah bilseydim! Tesadüfen yıllar sonra bir arkadaşımın hemşire nişanlısı söyledi de bağlantıyı kurdum, haaaa dedim, vay beni kandırdı gahbe!"
Ey köşeye sıkışınca adeta son kozlarını oynayarak, o minik beyniyle benim "vay anasını beah, kadın da az cingöz değilmiş, kendini adamda aklamış, vah kuzuuum gıyaman ben sana" gibi bir yorum yapmamı bekleyen insancık! Senin için diyorum ki, "alın bunu, Erkut abime teslim edin."
2) Bir lütuf olarak erkeğin kadına fiske vurmaması: Görüşmenin sonuna doğru şu soruyu mutlaka eşlere yöneltiyorum: "Sizce bu evlilikte sizin hatalarınız neler olmuş olabilir?" Gayet açık değil mi? Amcam karşımda atıyor, tutuyor, eşim şunu etti, anası buna yetti, şöyle eziyet, böyle dırdır. Her yer karanlık, ama adamcağız pür-i pak mübarek.. Soruyla beraber, orada bir zınk kalıyor önce, bırakın kendisine bu soruyu sormayı, başkası için dahi düşünmemiş belki. Hımılamalar, hümülemeler ve dökülen inciler: "vallahi ben karıma fiske vurmadım", "diyorum ki dövseymişim keşke, o zaman bunları yapmazdı belki", "benim hatam eşime söz hakkı vermek oldu" ıvır kıvır. Koçum civanım Türk erkeği için, eşini dövmemek bir lütuf efendim, lütuf!
Dün öğleden sonra görüşme yapıyoruz adliyede, karşımda koskoca bir emekli yarbay. Ben ömrümde bu kadar kendisiyle ve yaşamıyla temassız, bu kadar yaşamının ve tercihlerinin sorumluluğunu almaktan uzak bir adam görmemişim, soruyorum "sizin hatalarınız neler sizce bu süreçte?", adam pişkin pişkin demez mi, "dövmedim eşimi hiç, üste çıktı, söz sahibi oldu" diye! Sonra nolduysa oldu, sanırsam ben kendimi kaybetmişim. Yaklaşık 5 dakika nefes almadan konuştuğumu hatırlıyorum, elbet yüksek bir ses tonuyla. Her ne kadar pedagog arkadaş benle "Rabia bir ara adama -insan değilsin- dedin" diye dalgasını geçtiyse de herhalde o kadarını demedim. Ama nutkumun sonuna doğru, allah bilir kaç gencecik çocuğa nasıl dayaklar atmış olan anlı şanlı yarbay beyimiz, koltuğunda küçüldü, küçüldü, tam kaybolacak ben kendime geldim. Konuşmamın içinde geçen "len" gibi kelimeleri hayal meyal hatırlıyorum, tabii ki adama len demedim, "adama demezler mi len sen bunu dersen bu şu demektir" gibi cümleler sarf etmiş olabilirim, itiraf ediyorum utanarak. Bu nadide aile babası için "alın bunu, eşşek sudan gelinceye kadar aile içi şiddetin her türlüsüne maruz bırakın, sonra -dövdük de bak adam olabildin- deyin" demek istiyorum, sorunu karşı olduğum şeyle çözdüğümü sanarak.
Bakmayın yukarıdaki satırlara, aslında mülayim hatunun tekiyim. Sadece fark edin istedim, kimilerini adam etmeye çalışırken (misyona gel!), gül gibi arkadaşınız heba oluyor fallayi..
:(
28 Şubat 2008
www.hanzo.com.tr
06 Şubat 2008
Adliye koridorlarından sofistike manzaralar..
Geçen hafta arası görüşme yapıyoruz duruşma salonunun yanındaki odada, görüşme yaptığımız adam hakkında bol bol cinsel şiddet iddiası var, adamın tek cevabı "hadi ispatlasınlar ablacım" olunca haliyle bana fenalıklar basıyor, afacanlar koşarak üzerime üzerime geliyor, adam sesini yükselttikçe ben yükseltiyorum, aynı soruyu farklı şekillerde sorup hiç bir soruma yanıt alamıyorum, yanda duruşma salonunda tanık dinlerken seslerimizden rahatsız olan hakime hanım uyarmak için mübaşiri gönderiyor, mübaşir kafayı yedirtecek şekilde aklınca bize öğüt veriyor, zittir git demek istiyorum münasip kaçmıyor, o soğukta camdan yakıcı bir güneş vuruyor filan. Bir anda dellenip ayağa kalktım, "Ali Hımbır Bey, görüşmeyi burada bitirelim, biz sizi ararız tekrar" deyip tokalaşmak için elimi uzatarak, görüşmeyi gayet faşizan bir biçimde bitirmiştim ki, dışarıdan bir anda şimdiye dek böylesine rastlamadığım bağırış çağırış seslerinin yükselmesi bir oldu. Adam odadan çıktı, ben de elimde dosyayla çıkıp Yıldız Hanımcığımın odasına gidip, kimsecikler yokken bilgisayarında bir raporun değerlendirme kısmını yazıp, arada insanın içine su serpen evlat edinme davalarından birinin yolunu tutacağım, Batıkent'e doğru..Neyse, bu planlar dahilinde kapıyı açtım, amanın ne mümkün dışarı çıkmak! 7., 9., 2., ve 3. aile mahkemelerinin bulunduğu 4. kattaki bizim koridorda bir feryat figan, muhtemelen 3. aile mahkemesinde tanıkların dinlendiği davada taraf olan bir güruh kadın ve erkek, küfürlerin eşlik ettiği bir ahenkle topluca yuvarlanıp kütle halinde güreşiyorlar! Normalde kavga sesleri duyunca tüm kalemlerdeki zabıt katipleri, yazı işleri müdürleri dahil hiç bir işe koşturmadıkları bir hızla koridora çıkarlar, gülerler, "ay bak bak nasıl vuruyor" filan derler, birileri polis çağırır, aşağıdan polisler gelir filan. Genelde beni gerdiğinden bunlar, önceleri çıkmışlığım ya da çok rastlamışlığım yoktu, ve fakat bu seferki insanı dayanılmaz biçimde kendini izlemeye davet etmekte, çünkü ortalıkta acayip bir şey yaşanmaktaydı.. Kavgayı ayırmak için araya giren kişiler, boşanmakta olan ve fakat bunu bile beceremedikleri açık karı-kocayı ve ekürilerini birbirinden ayırmışlardı ki, adamın karısına tükürükler eşliğinde savurduğu okkalı bir "oorrroo.....uuuuuu" (dikkat, her harfte üç harf vurgusu olacak) küfrünün ardından, kadının da onca dağılmış saçına başına rağmen altta kalmayıp en yüksek tonundan bir "boynuzlu köpeeeeek" diye bağırmasıyla bir anda etrafa saçılmış kütle yeniden toparlandı ve yuvarlanarak yumruklaşmaya kaldıkları yerden devam ettiler. Bense elimdeki kalın dosyaya can hıraş sarılmş, ağzım açık, gayet ebleh kavgayı seyredip, "ayyy!" sesleri çıkarıyordum ki, bir anda merdivenlerden hiç bu kadar kalabalık görmemiş olduğum adliye polisleri ellerinde telsizleri cızırt cızırt ek polis desteği isteyerek allah allah nidaları eşliğinde yuvarlanan kütleye doğru atağa geçtiler.. Allahım ne manzara! Her görüşümde tırstığım bir polis var, feci kaytan bıyık, iri kıyım bir abi, yolda görsem hapishane kaçkını diyebileceğim türden, onun böğürtüye yakın naraları bile fayda vermedi, yaklaşık 6-7 dakika sonra ancak ayırabildiler. Ki bu işi de milletin saçını çekerek, bir tanesinin yakasından tutup kaldırarak, ağızlarını kapatarak zor yapabildiler. Sanırsam polislerden birinin parmağı kırıldı, kavga edenler arasında dudağı kanayanlar, kaşı açılanlar.. Sonra tüm ahaliyi, ellerini arkadan tutup, kimini kelepçeleyip, enselerinden kedi gibi tutarak aşağıya, suçüstü kısmına indirdiler! Onca hengameye yerden kalkmış toza öksürürken fark ettik ki biber gazı sıkmışlar, bu sefer koridor ahalisi topluca öksürüğe tutuldu, aynı toz bulutu içinden ben de geçtiğimden, biber gazının insana vediği o korkunç hissi yeniden deneyimlemiş oldum. Oh, afiyet bal şeker ossun didim.
O gün onlar hakkında nasıl bir işlem yapıldı bilmiyorum, adliyeden nasıl çıktılar bilmiyorum, adliyenin 50 ayrı kapısından polis eşliğinde çıkarılmış olsalar da dışarıda birbirlerini yediler mi hiç bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var: topluca bir öfke kontrolü müdahalesine ihtiyaç duyduğumuz.. Yahu insan hakim karşısına çıktığı ve elde edeceği hakların kritikliği bakımından en şirin/efendi gözükmesi gereken zamanda hayvana dönüşebilir mi? Anlaşılan, pek de güzel dönüşülebiliyormuş, zati o dönüşüm nedeniyle eski karı-kocaların bitmemiş işleri de bir ömür kendilerine eşlik ediyormuş.
02 Şubat 2008
Post-dolmuş psikozu
Dün gece 23.00 civarı Kızılay'dan Yüzüncüyıl dolmuşuna bindik Umut'la, kafalar hafif leyla, kendimizi ikili koltuklardan birine attık. Hemen ellerimiz ceplere gitti, bozuklukları ortaya çıkarıp 3 ytl dolmuş parası denkleştirmeye çabaladık. Berfu ve Ozan'la Mülkiyeliler'de geçirdiğimiz bol esprili, bol dedikodulu, bol kahkahalı, bol ergenekon'lu, bol üniversitelerde türban meseleli sohbet ve helecanlı tartışmaların da etkisiyle keyfimiz gıcır, cepleri kurcalarken, baktık şakır şukur bozukluklarla ortaya sadece 2,2 ytl gibi bir şey çıkıyor ve elde sadece bir 50'lik var, onu uzattık mecburen "2 kişi" diye.. Kaytan tipli, yağız, dolmuş bir o yana bir bu yana giderken kendi de aynı şekilde koltuğuyla savrulan, genç irisi dolmuş şoförümüz 50'liği görünce yerinde önce bi miktar kıpraşıp, pek hoşnutsuz bir sesle "50'yi gönderenler! bozuk yok mu kardeşim" diye çemkirince Umut en sevimlisinden bir sesle, "valla baktık hocam, çıkmadı" derken ben de sanki görüyormuş beni gibi kafamı sallayıp onay verdim. Çoktan başlamış olan yolculuğumuz Milli Kütüphane'yi de tamamlamış, Balgat istikametinde devam ederken, herkesin para üstünü göndermiş olan genç irisi şöfer, koltuğunda hayli huzursuz, bir o taraf bir bu taraf hümüler iken, biz elde cüzdan para üstünü beklemekteydik. Ta-tamm! işte o en huzursuz zaman dilimlerinden...Bendeniz, dolmuşları, şoförlerini, dolmuş yolculuklarını, polis ihtimali belirdiğinde yere çökmeyi, dolmuş ahalisiyle etkileşmeyi seven, dolmuş hastası, tasta çorbası biriyimdir. Dolmuşa binmek benim için güzeldir. Şikayet etmediğimdir. Ama tek bir itirazım vardır: Para üstü beklemek.. İnsanı istemediği halde geren, diken üstünde oturtan anlar.. Anlamlı bir para verirsiniz, döndü mü dönecek mi, bir şey sorsa duymazsınız, inmeye yakın söyleseniz cevap gelmez, inerken "ben şunu vermiştim, üstü var" dersiniz, "niye önce söylemiyon" diye azarı yirsiniz, inene kadar bir kaç kez söyleseniz adam bindiğinize pişman eder; alacağınız para üstü bişiye benzemez, bu sefer herkes "hocam şunun üstü vardı" derken siz de istersiniz, sizinki gelmez, geri alacağınız kuş kadar parayı tekrar tekrar söylemeye bu kez utanırsınız filan. Dolmuşun para üstü bekleme kısmını sevmem. Parayı net ayarlayıp binmek gerek, o da her zaman denk gelmez işte namıssız..
Neyse, bizim tek elde cüzdan, taş gibi 50'liğin üstünü beklerken ve yağız dolmuş şoförümüz de tıslayıp kımıldanırken, pazara yaklaşmaya yakın, umut'un ses muhtemelen asabi çıkacağından, ben en cici ve kibar sesimle, "ay hocam 50'den 2 kişi vardı" dedim ve koltuğumuza pısıp beklemeye başladık.. zım zım zım zım. Şoför, kafayı iki yana sallayıp öfleyerek muhtemelen kendi gibi tombalak parmaklarıyla, şakır şukur para saymaya girişirken ve biz de gerekli müdahaleyi yapmış olmanın verdiği rahatlamayı yaşarken, para üstümüz geldi efenim: geriye gelmesi gereken 47 ytl, koca bir tomar şeklinde, 7 adet 5'lik ve 12 adet 1'lik olarak adeta alay edercesine elimize sayıldı! Parayı zor bela avuçta toparlamaya çalışırken, zaten ineceğimiz yere gelmiş ve zank diye duran dolmuştan fazla sinir bozucu, pasif-agresif şöfere bir laf dahi sokamadan inmek zorunda kalmıştık..
Umut'un psikoz o esnada patladı işte: ben 1.90 boyunda 150 kilo olcaktım ki bak noluyodu, dıııııııııt, dııııııııt, görürdü o gününü ne demekmiş böyle saygısızlık yapmak, dııııııııııt, aklı sıra tavır yaptı hayvan, dııııııııt, gör bak kalabalık olsak noluyodu, dııııııt, böyle durumlarda elitist olunmaz da nolur?, dııııt, dıdıdıdııt dıdıdıdııııt, o hayvanın oyu da 1 oy, benimki de 1 oy, dıt da dıt..
Ne yaptıysam durduramadım.
09 Ağustos 2007
Kuyu başı kadınları...
Yeni eğlencemiz arka bahçedeki kuyu. Tabii kuyu deyince herkesin aklına böyle dipsiz mipsiz bir şey geliyor ama bizim kuyu biraz postmodern.. İçinde yosunlaşmış büyük taşlar, tenekeler var, dipsiz değil, karanlık hiç değil, ne gizemli ne korkunç, ama adı kuyu. Ve şu aralar bizim buraların en sevileni, su çekildikçe daha da üretiyor, doğurgan, üretken, anaç ve şefkatli. Henüz kimseye zarar vermedi, çocuklar etrafında pır dönse de hiç birini kucağına almadı, habire emziriyor bizi, yorulmuyor, doyuruyor:P Bildiğin anne yani! Biz de kardeşimle, suyumuz bittikçe, alıyoruz minik kovayı ve vileda kovasını (bu mu ki adı?) haydeee gidiyoruz arka bahçemize. Tabii biz yandaki madam lulular gibi, karpuz kollu elbiseler ve geniş şapkalarla değil, kesilmiş kottan şortlarımız, tişörtlerimiz, saç tepeye dolandırılmış, parmak arası terliklerimizle pespaye pespaye, şıpır şıpır gidiyoruz. Allahtan öyle gidiyoruz, çünkü kovayı yukarı çekene dek, gülmekten kopacağız diye sağa sola çarpa çarpa ve yarısını -yannışlıkla tabi- ayaklara döküp zemindeki toprağı çamur şeklinde bacaklara sıvayarak suyu alabiliyoruz. Eve gelince de el-yüz-diş suyumuzu ayakları temizlemek için kullanıyoruz. Tekniği ilerletmek gerek, önce hızla kovayı kuyuya fırlatmak gerek, iyice su alsın diye uzun ağaç parçasıyla kovayı dibe daldırmaya çalışırken kardeşin "ahihihi gözlüğüm düşermiş, hihi" demesini engellemek, çekerken çığlık ve kahkaha atmayı kesmek, ciddiyeti korumak ve de kapıdan çıkarken özenle hazırlanmış "tam tam ta tam ta tam tam, mahsun beni taksime götür nolur gitmem lazım sen götür beni mahsuuuuuuuun" diye avaz avaz bi şarkıyla yola düşmemek lazım...Param yok!
08 Ağustos 2007
Asabiyim!
Off malum su meselesi.. Sular kesik.. Susuz yaz.. Su hayattır.. türevi cümlelerle başlayıp, ailecek, hatta apartmancak ve hatta mahallecek, ve dahası bence Ankaracak gümbür gümbür küfrediyoruz! Neyse ki, bizim apartman tam bir şen dullar apartmanı olduğundan, çalışma odasının yandan yemişi tadındaki odamızın baktığı apartmanın arka tarafındaki kuyu envai çeşit mahalle kavgalarının nedeni ve tanığı olmakta.. Yani, yıldız savaşlarından aşağı kalır yanı olmayan bir "su savaşları" dönemine girmiş bulunmaktayız, aman yalebbim diyerekten.. Dün biz de ilk kez kuyudan su çektik, çünkü tuvalete kullanacak suyumuz kalmadı. Şimdi ben bu yazıyı yazarken, karşı apartmandaki suratsız teyze ve kocası gizli gizli su çekme telaşındalar.. Yönetici fark etse nasıl kaçacaklar bilmem:) Ayrıca aldığımdan beri "off, vur deyince öldürüyorum ben yav" diye çok büyük olmasından yakındığım musluklu bidonu almakla ne kadar iyi yaptığımı anlamış bulunmaktayız, el-yüz yıkama-diş fırçalama suyumuz halen var. Evet efendim, kontrole devam, başka nelerimiz var? Susuz 4. günümüzde, evimizde muhtemelen bolca mikrop, çamaşır sepetinde birikmiş kirli çamaşırlar, lavaboda birikmiş epey bir bulaşık, aklımızda "bu çiş yapar, bunu yemeyelim, şunu içmeyelim" bilgisi ve ruhlarımızda çaresizlik var, ehuhe.. aman ne komik. Ha tabii en önemlisi anasını, bacısını, emmi oğlunu sağa sola yerleştiren, ihaleleri tanıdıklık aracılığıyla halleden, şelale ve kavşak koleksiyonu gibi özel zevklere sahip, "peki su kesintileri sırasında eskimiş borular basınç nedeniyle zarar görmez mi?" diyen gazeteciye "sizin kadar aklımız yok değil mi, biz düşünemiyoruz bunu" diye cevap veren laf cambazı- ve kast etmeye gerek yok, direkt söylüyoruz hep bir ağızdan haydi bir ki üç- ibne melih diye nam salmış bir belediye başkanımız var. Ha pardon yok, yani şu aralar ortalarda yok. Şu aralar, kriz/seçim yenilgisi/su borusu patlaması sonrası evinden günlerce çıkmayan/çıkamayan, sağ eli koltuğuna yapışmış, sol kulağı kendisine ilişkin söylenenlerde olan politik simalarımız var. "Yeni moda bu galiba" diyeceğim ama hep böyle değil miydi? "Yav bi git defol artık" diyeceğiz lakin, susuz yaz gecelerinde en çok ellerinde çekirdek, ortasında şarıl şurul su akan parklarda dolaşmayı seven ve gazetelere de, "yav çok zorlanıyoruz ama 30 yıl önce de burada su yoktu, su geldikçe de yıkanırız artık" diyen, nitekim nicedir haftada bir yıkanan, durumdan pek de şikayetçi gibi gözükmeyen, "melihsever" vatandaşlarımız var. Bakalım nolcek, kulağımız musluklarda perperişan, bekliyoruz efenim.23 Temmuz 2007
Beymen gezi notları..
Geçen Cuma, Adalet Akademisi'ndeki eğitimin bitimi ve sertifikaları alışımızın ardından, Nevin Hanım'ın Beymen'den 600 YTL civarındaki hediye çekini harcaması esnasında kendisine eşlik etmemizi önermesi, bizim de "Tunalı'da keyif yaparız" diye teklifi kabulümüzle geldik Beymen'e. Kavaklıdere'deki koca Beymen binasına ilk girişimdi. Alışverişe düşkün bir kişilik profili olarak altını üstüne getirmediğim yer pek olmasa da, belki allı-morlu-yeşilli şeyleri daha bir sevişimden kaynaklı olarak vitrinlerinin ilgimi çekmemiş olması, ya da uzaktan bakılsa dahi, kapıdaki "sınır" dikkatimi çektiğinden, girmemiştim daha önce. Velhasıl, Beymen kadını profiline hakim Nevin Hanım önde, biz de üç süklüm-püklüm (Filiz, Arzu ve ben) arkada, içeri daldık ve yukarı katlara tırmanmaya başladık. Tabii tırmandıkça benim gözler faltaşı gibi açılmaya başladı. Şekerim ben böyle şey görmedim: ulen 3500 YTL'ye elbise olur mu laynnnn? Nerede yaşıyor olm bunlar? Bu nasıl bir bütçe? Sen elbiseye bu parayı veriyorsan, mutfak harcaman, seyahat harcaman, eğitim harcaman ne kadardır acep? Bu düşüncelere gark olmuş vaziyette biz üç tıfıl, pamık gibün elbiselere, şifon kumaşlara, fraksiyonel ceket-paltolara dokuna dokuna, tarafımıza ikram edilen içecekleri yudumlayıp Nevin Hanım'a "bu yakıştı, şu olmadı" gibi geridönütler vermek suretiyle 1 saat kaldık orada. Tabii, insana kraliçe gibi davranmaları da ayrı bir durummuş, "bu elbisenin altına şu muhteşem olur" diye koşup gelen eski adıyla tezgahtar, yeni adıyla satış elemanı (böyle mi deniyordu?) kızların elindeki 1500 YTL'lik ayakkabılar, kafam kadar gerdanlıklar... Bu esnada kulağıma çalınan "alooooo, Nur Hanım, yeni sezon Dolce Gabbanalar geldiiiiiii, ahi hihi hi"ler, ortalıkta dolanan kodaman teyzeler, ayağındakini kafasına atsan kıracak yükseklik ve tahtalıkta hatunlar... Ortamı çocuk parkı gibi gören biz ise, bir süre sonra 400 YTL'lik şapkaya "aha len ucuzmuş!" demek suretiyle çoktan algıyı sakatlamıştık bile. Beymencilere selam olsun diyor, başka da bir şey diyemiyorum efem.
07 Temmuz 2007
Unutmak istemediklerim-2
Sevgili belleğim,Hayatım boyunca, dün sabahki çocuk tesliminde yaşadıklarımı ve hissettiklerimi; iki yıldan fazladır, boşanma davasıyla başlayıp ceza davalarıyla süren adliye günlerinden ve 2 yıldır çocuğunu görememekten tükenmiş baba C.B.'yi, sabahın kör vakti savcılık aracıyla son gaz eve varışımızı, anne ve ailesi evde oldukları halde kapıyı açmayınca gidip polis alışımızı, eşzamanlı çilingir çağırışımızı, ekiple geri döndüğümüzde, bunca çocuk teslimi yaşantımda ilk defa şahit olduklarımı; çilingirin epey zorlanarak açıp arkasında birilerinin dayandığını anladığımız kapıyı polislerin yüklenerek açmalarını, muhtemelen başka bir komşuya kaçırılan çocuk ve anneyi evin her noktasında arayıp bulamayışımızı, ev hanesindekilerin hepimize ve tüm akrabalarımıza küfredişlerini, dışarı çıktığımızda babanın isyanını, bu sefer bize yönelmiş öfkesini, çilingirin ve şoförün şahit olduklarına şaşkın bakışlarını, bir polis memurunun "ama bak ben de çocuğumu 5 yıldr göremiyorum" diye teselli edişini(!), diğerinin "o gadını yatıracan vereceng zopayı vereceng zopayı" diyerek bana bakıp gülmemi beklemesinden duyduğum mide bulantısını, yarım saat "beni anlamıyorsunuz, ciğer bu ciğer, çocuğum içeride" diye ağlayan babayı arabaya bindiremeyişimizi, camlardan sarkıp bizi izleyen site ahalisini, "yalancısın sen, bıktık artık senden, koca devlet bir serseriyle baş edemiyor mu yav?" diye koşup gelen yöneticiyi, karakol ekiplerince de geçmiş sabıkaları ve son gelişinde çocuğu alamayışında evin camlarını indirişi nedeniyle yakınen tanınan ve zaten "arızalı" damgasını çoktan yemiş olan, ama "baba" olduğu hep unutulan adamın itip kakılarak zorla ekip aracına bindirilişini, icra memuru Mustafa'nın adamı hırpalayacaklarını anlayıp ikna ederek geri savcılık aracına getirişini, hıçkırıkları eşliğinde adliyeye dönüşümüzü unutmak istemiyorum.
04 Temmuz 2007
Dilencilikte son nokta..
Geçen gün kapısını kırdığımız kadının kızına vasi olmak için çabalayan üvey ağabeyin evine gittik dün de.. Bizi adliyeden aldı ve Yüzüncüyıl'a doğru yola düştük. Sohbet ede ede giderken, ATO'nun oralarda toplanmış minik bir kalabalıkta, içlerinde motosikletli bir genç , iki-üç tane, rengarenk şalvarlı, kapkara suratlı, sırtlarındaki bohçalarının kenarından bebekleri sarkan kadın, ve de 5-6 tane yaşları 3-7 arası değişen bakımsız çocuk gördük. Ne oluyor diye bakarken, "ayvayı yedi çocukcağız" dedi görüştüğümüz adam. Sinirlenerek anlattığı, dilencilikteki son yaratıcılık(!) dudağımı uçuklattı. Otoyol kenarlarında bekleşen bu kadınlar, hızla gelen arabanın önüne çocuklarını itiyorlarmış. Son dakika fren yapıp durabilen ya da hiç durmayıp çocuğa çarpan, zorla duran sürücü, çocuğu hastaneye götürmek için uğraşırken, kadınlar "para ver, senden şikayetçi olmayalım" diyorlarmış. Aynısı, bizim adamın başına da gelmiş. Son dakika önüne mini minnacık bir çocuk ittirilmiş, hemen çocuğu hastaneye götürmüş, baygınmış çocukcağız. "Anne" sıfatıyla onlara eşlik eden kadın da, "para ver abey, şikayetçi olmayalım" diyormuş. Bizim adam doktor olduğundan, epey korkmuş çocukta herhangi bir şey çıkacak mı diye ve bir sürü tetkik istemiş; ancak onu şaşırtan, muayene eden doktorun, aynı çocuğun aynı şikayetle aynı yerde araba çarparak 9. kez gelmiş olduğunu söylemesiymiş. Neyse ki ciddi bir durum yokmuş.Bu yolla para kazanmak, Yüzüncüyıl-Balgat civarında sıkça gördüğümüz çıplak ayaklı, sapsarı saçlı, kapkara suratlı çocukların sözüm ona "anne"leri arasında epey yaygınmış.
Ağzımız iki karış açık, dinleyekaldık. Her ne olursa olsun, insan çocuğunun yaşamını nasıl bile bile tehlikeye atar? Bunu nasıl yapar? Çocuğunu nasıl sermaye olarak görebilir?
Böyle şaşalarken, yanımdaki adama göz ucuyla baktım. O da iki yıldır, aralarında kan bağı olmayan 11 yaşındaki "kardeş"i gelecekte ayakları üstünde durabilen bir kadın olsun diye çabalıyor, para döküyor, bir yandan banyoda düşmüş 8 aylık hamile karısını apar topar doktora götürüyor; dönüşte, söz verdiği şekliyle, Armada'ya uğrayarak "kardeş"ine drama kitabı alıyor.