29 Ağustos 2007

Gökçeada Günlüğü

14 Ağustos, 2007-Salı
Benim Aslı, "git git bitmiyo" derdi Çanakkale için, hakikaten öyleymiş.. Yerine yerleşememeli-rahat edememeli, 10 saat süren yolculuk sonrası otobüsten indiğimde ayaklarım tam anlamıyla pide gibi, kocamandı; alerjim de azıttı, iyi mi? Nasıl bir burun akıntısı belli değil. Neyse ki Umut 15 dakika içinde geldi ve "Gökçeada'ya nasıl gidilir?" konulu yolculuğumuza başladık. Çanakkale'den Eceabat'a geldik, ordan Kabatepe Limanı'na.. Böyle miydi ki? Niye yer-yön zerzevatım yok benim? Vapur yolculuğu güzeldi, bir sürü plan, son iki haftadır yapılanlar, edilenler, onlar tüketilince de 1 haftayı dolduracak çetinlikteki yazılarla dolu Radikal 2 üzerinden tartışmalar. Ortak noktaya varamamak, böylece hiç sıkılmamak, habire atmak-tutmak. Konuştuklarımızdan Abdullah Gül ve Yaşar Büyükanıt haberdar mıdır? Neyse, ada göründüğünde "taytanik" misali görüntüler sergiledik. Kocaman bir ada, boz.


Bakalım içi nasıl? diye düşündüm, okuduklarım gibi mi? Sonra vapurdan atladık ve zım zım zım zım yola düştük. Gökçeada merkezini geçip, Kaleköy'deki Sahil Motel'e vardığımızda acıkmış ve yorgunduk. Sevimli, basit, beyaz, bahçesi topkadife bezeli, sıcak bir pansiyon.. Kışları Eryaman'da oturup, yazları Gökçeada'da pansiyon işleten, oğul garsonluk, baba temizlik, anne aşçılık yaparken birbirleriyle tatlı tatlı didişen, çatalı unutunca elli kez özür dileyebilen, bir sevimli aile. Odaya yerleşip, iki lokma yemekten sonra, ada keşfine başladık. Kıvrım kıvrım, daracık yollar.. Habire ağzında bir şeyler geveleyen, sakallı, çirkin, ama yine de "ahaha şuna bak!" tepkisi verdirten dağ keçileri..


Camlar sonuna kadar açık, yüzümüzde Gökçeada rüzgarı... Bir de torpido gözünden rembetiko cd'si çıkmaz mı? Nasıl keyifliyiz! Önce Gizli Liman'a gittik. Tepemizde güneş, yerde kızgın kum, masmavi deniz.. Ama bagajdan çıkan şemsiye Gökçeada'nın haşin rüzgarına dayanamayıp pişmemize ramak kala, "yok" dedik, arabaya atlayıp, önce Laz Koyu'na gittik, orası da gayet muhterem ve muhteşemdi, "ama önce keşfetsek her yeri" dedik, ve devam edip "bizim gubidik bakanlığın gubidik tesislerine de göz atalım" dedik. Dediğimiz gibi gubidik cevaplarla karşılaştık, "burada kalınmasa da plajı kullanılabilir ama her şey sayılı, giremezsiniz" cevabını yedik, "peki dostum, hey man!" dedik. Sonra sanırım yaklaşık 20 dakika tek bir canlıya diyeceğim ama, keçiler vardı, tek bir araca-insana rastlamadan daracık ve kıvrımlı yollarda ilerledik, Aydıncık Plajı'na vardık. Hem Umut'un sörf okulu da buradaymış zati. 1-2 saat kaldık plajda. Nasıl sakin, dingin ortalık. Evet, tatili sabaha kadar dans-eğlence-hareket-aksiyon gibi algılamayan zihniyet için doğru yer Gökçeada. Daha gezeceğim, göreceğim.. Akşam üzeri, plajdan kalkıp, köylere doğru yol almaya başladık. Böylece de ilk günümüzde adanın çevresini (26 km. miydi?) bir turlamış olduk. İlk adresimiz Zeytinliköy oldu.. Tam şenlik vaktine denk getirip de Gökçeada'ya geldiğimiz için, yollar İstanbul'dan, Yunanistan'dan gelen araçlarla dolu..


Zeytinliköy'e girişte arabayı park edip, başka bir kültüre yelken açacakken, sonradan adının Yanni olduğunu öğrendiğimiz ihtiyar amcamızla karşılaştık. Pek tabii ki, temel sosyalleşme insanı, her gördüğüne selam veren, gülücükler saçan Umut, "iyi akşamlar amcacığım, Gökçeada'daki köylerin en büyüğü burası mı?"diye sorup, amcadan da en huysuz sesle, "ne bileyim ben canım, mezurayla mı ölçtüm?" diye yanıt alınca, Umut'un suratı, önce üçte bir oranında; bizimle paralel yürüyen amca, oğluna ait olduğunu da sonradan öğrendiğimiz kahveye oturduğumuzda bize yine aksi davranıp masaya oturtmak istemeyince (meğer orası onun köşesiymiş, ben de böyle buyrun diye başka bi yer göstermiş idim nezaketten kırılarak) üçte iki oranında; ve Umut sigara ikram edip de amca bize pis bir bakış atıp "yuh artık ayılar, hazzetmedim sizden" misali içeri kaçınca üçte üç oranında, yani tümüyle asılıverdi. Resmen sarardı soldu Umut yaa, "yavrım, hayatında ilk kez mi terslendin?" diyorum, ses yok. Ama adamımı tanıdığım kadarıyla, hayatında ilk olabilir. Neyse, Madam'ın Kahvesi'nde meşhur dibek kahvesini yudumladık. Madam 2004'te ölünce uçak mühendisi olan oğlu işletmeye başlamış kahveyi.. Madamın kocası olan bizim Yanni amcada da hafif demans belirtileri ortaya çıkınca (ki anlamıştım ben cingöz:P) işler biraz zorlaşmış sanırım. Yanni amcam, yardım edeceğim diye, temiz bulaşıkları kirlilerle filan karıştırıyormuş, bunlar dedikodu kısmı. Kahvemizi yudumlarken, evlerin balkonundan gelen Rumca konuşmalar, en çok hazzettiğim üstüne ısrarla bastırılan r'ler, "len köy teyzesi böyle mi olur?" dediğim şık hanımefendiler, Rumca konuşarak gelen çiftin, birini görüp Türkçe konuşmaya geçmesi, feci bilingual bir ortam, ama gözlemlemek nasıl keyifli. Ordan kalkıp, girişte tabelasını gördüğümüz Beşiktaşlı Hristo'ya gittik, tatlı yemeye.. Orada, ben dondurmalısından, Umut dondurmasızından sakızlı muhallebileri mideye indirdikten sonra, "yav bu işte bir yanlışlık mı var? Yemek-tatlı-kahve iken, biz ne yaptık?" derkene, hayatında ilk kez terslenmiş ve kolu kanadı kırık serçe misali etrafa ürkek bakışlar atan ve sürekli "kültür şoku yaşıyorum" diyen Umut, Hristo amca ve karısıyla muhabbeti ilerletip, ilgi görüp, yarınki şenlikle ilgili bilgiler öğrendikçe eski halini almaya başladı:) Hristo amca ve karısından "yarınki şenlikler nasıl olur?" konulu kısa bilgi alımımızdan sonra, oradan kalktık ve akşam yemeğimizi Barba Yorgo'nun köy meydanına kurulu tavernasında yemek üzere, Tepeköy'e doğru yola çıktık. Tabii ki hem ünü hem de bayram zamanı olması dolayısıyla ortalık tıklım tıklımdı ve biz garsonlardan birinin önüne dikilip "biz geldik ama rezervasyonumuz yok" diyerek en tatlı gülücüğümüzü takındık. Garson (garson gibi de değiller aslında Yorgo'nun yeğenleri tadında genç dinamik çocuklar) bize "Türksünüz değil mi?" bakışı attıktan sonra, "sizinle Taki Bey ilgilenecek" dedi. Taki de sağolsun bize hemen üst üste yığılmış plastik masalardan birini iki kişilik olacak şekilde ayarlayıverdi.


Koca ve kalabalık köy meydanında ev yapımı şarabımızı yudumlayıp, yunan salatası, lakerda ve yunan cacığımıza sonrasında da nefis ızgaralarımıza yumulup, fondaki yunan müziğine eşlik etmeye çalışıp, rüzgarla ürperirken... her şey harikaydı, zaten tatilin ilk gününe de bu yaraşırdı...


15 Ağustos, 2007-Çarşamba
Bu sabah çok güldüm. Dün gece şoktan şoka koşan Umut, sabahleyin asimile olmaya hazır biçimde gözlerini kocaman açıp, "bugün bayram!" diye bölererek uyandı, suratında koca bir gülümseme.. Kahvaltımızı yapıp, Aydıncık plajına koşturduk ve tüm gün plajda malak gibi yattık. "Pişt, sörf yapmicak misin?" diye arada dürtüklediğim Umut, bir ara "ben bir bakayım" diye gidip, sonra belinde bişiy takılı geri döndü, meğer o da sörf bişiysiymiş. Türklere ait, Rum yerleşkesi olan Gökçeada'da, Bulgarların açtığı ve İngilizce konuşulan sörf okuluna ait tahtayla açık denizde bir oraya bir buraya gidip geldi, düşe kalka:) Azıcık insan var zati plajda, herkesin muhabbetlerine kulak misafiri olduk, ister istemez. Arkada çoluk çocuk sörf yapan bir grup var, helal dedim başka da bişiy diyemedim zaten. Dün Hristo amca bize "acıkınca Tepeköy'e gidin" demişti ama kıçımızı kaldırmaya üşenip, cankfuud tüketimi yaptık. Tabii yine 5 gibi kalktık ve Tepeköy'e koyulduk, dün gece vakti gördüğümüz köyü, bugün aydınlıkta keşfedelim istedik. Önce köy meydanındaki kahvede bir şeyler içelim dedik. Burada kahve işleten amcaların müşteri memnuniyeti gibi bir dertleri hiç yok valla, hepsi hafif aksi:) Sonra bol bol fotoğraf çektik, kapı hastası ben hepsi envai çeşit olan kapıları fotoğrafladım. Çok seviyorum bu Rum işi rengarenk kapıları ya.. Yoldan geçen bir amcaya selam veren Umut'un yön sorması üzerine hafif muhabbetleştiğimiz sevimli amca Hristo, başta çekinik davransa da, açıldı muhabbette ve hatta sonra Umut'un ortadan kaybolduğu bir ara incelediğim kapılardan birinden çıkıp, kendi bahçesinin sarı mürdüm eriklerinden bile ikram etti. Bir yandan ceplerimi erikle doldururken, bir yandan da madamı rahatsızlandığından, kışları oturdukları Atina'dan geç gelebildiklerini öğrendim bu yaz buraya.


Karnımız guruldadığında, bu akşam da çok canımız çekmesine rağmen Barba Yorgo'da bugün için iki ay öncesinden rezervasyon yaptırmak gerektiğini öğrendiğimizden, köyün girişindeki ışıl ışıl Eleni Restoran'da yemeğimizi yedik.


Atraksiyon başlamış mı merakıyla meydana döndüğümüzde, tabak çatal sesleri, müzik ve kahkaha sesleri rüzgara karışmıştı çoktan. Bulduğumuz bir bankta otururken, dün karşılaştığımız motosikletli orta yaşlı çift yanımıza geldi, epey de onlarla konuştuk. Umut çekiştirmese, ben daha aile mahkemelerinin detayını filan anlatacaktım ama, götürüldüğüm yer, yemekten önce karşılaştığımız Umut'un iş arkadaşları Erhan ve Bora'nın oturdukları nadide bir meydan masası olunca, oeeehhh dedim, biri girişte ve biri yemekte olmak üzere içtiğim iki biranın üstüne iki-üç kadeh daha Barba Yorgo şarabı eklenince, alkol eşiği zaten yerlerde bir insan olarak, rüzgarın da etkisiyle kendimi tüy kadar hafif hissettim.


Uçtum hakikaten, mesela dans edenleri ne kadar süre izlediğimizi filan hatırlamıyorum. Pansiyona nasıl döndüğümüzü de...

16 Ağustos, 2007-Perşembe
Bugün sabah rotamız yine aynıydı, Gökçeada'nın merkezinden gazete almak (gazete öğlene ancak geliyor gerçi), para çekmek ya da başka ıvır kıvır amaçlı ufak bir ziyaret ve ver elini Aydıncık.. Deniz-güneş-kum.. Bugün daha rüzgarlıydı hava, ohh püfür püfür.. Son yazılarını okuduğum Radikal 2 elimden uçup denize yuvarlandı ve ıslak kağıt topağı olarak geri döndü, buna da çok güldüm niyeyse. Sonra ilginç bişiy oldu. Yunan şebekesiyle çalışan (Cosmote) fi tarihinden kalma telefonumu ayarladıktan sonra, ki çantamın yanına koymuştum, saate bakmak için kendisine eğildiğimde ortalıkta yoktu! Yaklaşık 1 saat, tüm çantaları boşaltmak, sağa sola bakmak, akıl yürütmek ve hatta şezlongları iki yana çekip, kumları eşelemek suretiyle telefonumu aradık, yok! Zaten 4 yıldır kullanıyorum, zaten herkes gülüyodu, zaten kafayı yemişti gibi konuşurken, meğer çantamın sapına kaçmış. Benim öyle bi çanta sapım var işte. Umut çantama bakıp düşünürken buldu, buna da çok güldük. Ota boka gülüyoruz zaten artık. "Bugün çok rüzgarlı, ben sörfemem" diyen ama hafiften benden uzaklaşıp sörfçülere doğru yanaşmaya başlayan Umut, yine 2 dakka sonra "ben sörfteyim" diye geldi. Daha rüzgarlı olmasına karşın, dünkünden çok daha iyi ve artistik hareketlerle bir saat açık denizde cebelleşti, düşmeden. Kulak misafiri olduğumuz grubun en iyilerinden biri açık denizde yunan sularına doğru ilerleyip geri dönemeyip motorla toplanıp getirildiğinden, ben de hem fotoğrafladım, hem de gözlüklerinin üstünden endişeli bakışlar atan anne modeli çocuğumu gözlemledim:) Buna da çok güldük, yine-yeniden. "Gökçeada: Sıradan İnsanların Öyküleri"ni okuyup iyice saplandık buraya. Akşam üzeri toparlanıp, bu kez hayalet köy denen Dereköy'e gittik. Köyün girişinde ablası ve babasıyla birlikte ada kekiği, böğürtlen, karadut reçeli satan, Trabzon Çaykara'dan buraya gelmiş olan, 9 yaşındaki Handan bize rehberlik yaptı, bir limonata karşılığında hem de.


Bilmediği yoktu, o yüzden epey şey döktürdü, sevimli! Önce köy kahvesinde çay içtik. Ardından artık kullanılmayan çamaşırhaneyi, zeytinyağı fabrikasını gezdik. Çamaşırhane tıpkı babaannemin masallarındaki gibiydi, karanlık ve cinli-perili:)


Açık cezaevi kondurulduktan sonra huzurun nasıl kaçtığını/kaçırıldığını, köylülerin birer ikişer, bir zamanlar 2500 hanesiyle Türkiye'nin en büyük köyü olan yurtlarını terk ettiklerini; sonradan "adanın Türkleştirilmesi" için (bkz. DTO-Dünya Türk Olsun) yerleştirilen Karadenizlilerin, Güneydoğu'dan gelenlerin, birbirleriyle dahi kaynaşamadıklarını, besmelesiz kesilen bayram etinin yenmediğini iç sıkıntısıyla dinledik, önceden duyduklarımızı görsel öğelerle bezedik. Kilisenin çanları hırsızlarca çalınınca takılan alarmı, kahvede muhabbet eden kederli yüzlü zangoçu gördük. Sonra mezarlığa da bir iki bakış atıp, son gaz Zeytinliköy'e geldik, capcanlı Zeytinliköy'e. Girişte biraz standlara takılıp, sonra guruldayan karnımızı susturmak için Madam Evstratia'nın Cicirya Restoranı'na girdik. Cicirya yedik, vişinada içtik. Son kez tatlı yemek ve dibek kahvesi içmek için meydana gittik. Balkonlardan gelen sesler, rüzgar ve kahkahalar eşliğinde Gökçeada'da son akşamımızı geçirdik, birbirimizi bayana kadar "ben buradan gitmek istemiyorum" dedik. Yarın sabah 6'da kalkıp, yola düşmeli, 7 vapuruna yetişmeliyiz. Ama benim kalbim çoktan Gökçeada'da takıldı, kaldı...

6 yorum:

akın dedi ki...

Rahat, sıkmadan okunan üslubunuz güzel..
ancak..köydeki rum ahliye yunan deyip durmanızı anlamadım..

elegimsagma dedi ki...

:) yorum için teşekkür ederim. ve fakat, yorumunuz üzerine yazımı tekrar gözden geçirdiğimde rum ahaliye yunan dediğim tek bir cümleme rastlayamadım!

eylem dedi ki...

bu yazidaki iki tane gokceada fotografinizi, gokceada ile ilgili hazirladigim gezi kitabinda kullanmak istiyorum . agustos ayinda orada olamadigim icin tepekoy meydani fotografim eksik, bir de eleni restoran.
mumkun mu?

Adsız dedi ki...

Gökceada ( imroz) günlügünüzü adali bir rum kizi olarak, severek ve tebessümle okudum.Orada yasadigim güzel günleri animsadim.bu güzel anlatim ve paylasim icin tesekkürler..

elegimsagma dedi ki...

Adalı bir Rum kızının yazımı severek ve tebessumle okumasından daha guzel ne olabilir? Asıl ben tesekkur ederim.

Adsız dedi ki...

İnsan sevgisi dolu ve incelikli anlatımınızı çok beğendim, keşke ben de böyle yazabilsem...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...