20 Nisan 2007

Etenşın piliizz!


hani o saçlarınıza taç yaptığım çiçekler,
hani o sarı Börfüm'ün balkon kahvaltıları,
hani Özlemim'in "seri olalım" deyişleri, Arzum'un keyifle tütün sarmaları,
Aslım'ın erken yatışları,
Hodbinim'in üstüme zıplayışları?
nasıl yakalamıştım ulen saçlarınızdan baharı?

Kızlar, 2005-Eylül'den bir Zodiac karesi. Şu gubidik Cuma gecesinde, hepinizi feci özlemiş, meler vaziyetteyim, ez yuu rielayz. Allah bilir siz napiyosunuz? Ben fotoğraflarımıza bakıyorum. Hepsini, her şeyi hatırlamaya ihtiyacım var. Ev toplaşmalarımızı, Net seanslarımızı, Zara çılgınlığımızı, dedikodularımızı, çıkçık hallerimizi, hep birlikte olduğumuz güzel günlerimizi anıyorum, bi güzelleşmiş vaziyetteyim hayırlısıyla..
Özledim ulen!
kımral tavık

19 Nisan 2007

Bir acayip "Kızım Olmadan Asla!" hikayesi...

Bir aydan fazla oldu, şu hikayenin içindeyim. Çok yoruldum, çok daraldım, çok bunaldım. Epey de sinirlendim. "Dil" denen, "kalem" denen gücün alabildiğine perçinlediği bir önyargı, nasıl insanların yaşamını karartıyor, bizzat şahit oldum.
Boşanmış bir kadınsınız.. Beş yaşındaki kızınızı da size vermişler: anne bakım ve şefkatine muhtaç yaşta bulunan müşterek çocuğun... ıvır kıvır. "Pis", "cimri", "megaloman" bir eski eş, üstelik en korkuncu:"İranlı"! Yazın çocuğu alıp İran'a götürüveriyor. Üstelik haber vermeden, üstelik İran'da olduğunu telefonda çocuğunuzun "anne buradaki insanların ne konuştuğunu anlamıyorum" demesinden anlıyorsunuz. Halbuki siz onu gözünüzden sakındınız, öz babası ziyaret saatinde kapıya geldi, "resmi tutanaksız vermem" dediniz, kaçırdınız, kızınıza "baban İranlı, kötü, gitme" dediniz. O pis, üstelik de "İranlı" eski eşiniz babası ölmek üzereyken son dileğinin torununu görmek olduğunu söyledi, vermediniz. Şimdi bu adam tutmuş, "anneannem ölmek üzere, son dileği kızımı görmek, izin vermeyeceğini bildiğim için böyle götürüyorum, getireceğim" diyor. Yapılacak tek bir şey kalıyor. Mahkemeye başvurup zaten 2 yıldır her türlü zorluğu çıkarttığınız baba-kız görüşmesini tümden iptal ettirmek..
İşte tam da bu noktada, hakimler, avukatlar, dilekçeler, ara kararlar, psikologlar, sosyal hizmet uzmanları devreye girip, durumu anlamaya, en doğru kararı vermeye çalışırlarken, akıllardan çıkmayacak anlatımıyla Betty Mahmudi'nin "Kızım Olmadan Asla"sı, orjinal adıyla "Not Without My Daughter"ı, zihnin bir köşesine yerleşmiş, süreç içinde devamlı kıpırdayıp, "hey hatırlasana, ben buradayım" diyor, reklam tabelası ışıkları gibi yanıp sönüyor. Adam İranlı, "İran nasıl bir yerdi? Hah tamam hatırladım, ıyy ne kadar iğrenç, insanlar elleriyle yemek yiyorlar, tek bir delikten ibaret tuvaletleri kullanıyorlar, yıkanmıyorlar, pisler, anlayışsızlar, kökten dinciler"..
İlk ergenlik dönemimde muhtemelen bir kaç kez çok etkilenerek okuyup kendimce bir başyapıt olarak değerlendirdiğim bu kitaba şimdi baktığımda; anne ve kızı Mehtap'ın yaşadıklarının doğruluğu-babanın baskıcı tutumları ve çekilen kişisel acılar bir yana; kitabın anlatımı, vurgulamaları, ardından olayları kitap kadar ayrıntılı yansıtmayıp, kitap-film örtüşmezse uykusuz gecelere gark olan ben gibileri hayal kırıklığına uğratan filminin, İranlıları insan değilmiş gibi gösteren, "batı"ya "doğu"yu ve "doğulular"ı uzak durulması gerekli, her biri duygusuz, yobaz, köktendinci insan güruhu gösterme; Amerika'nın ise ne denli kıvamında özgürlükler diyarı, fırsatlar ülkesi olduğuna yönelik anlatımının, hakiminden-uzmanına nasıl bir önyargı oluşturduğunu, objektifliği nasıl tehdit ettiğini birebir görebiliyoruz.
Siyasi rejiminden, sosyal politikalarına dek her şekilde eleştirilip, eğrisi doğrusu ortaya konabilecekken; sevgili "anne" tarafından bunun devamlı bir etiket olarak her konu başlığında hissettirilme çabası, bizleri isyan ettirmiş olacak ki; altını çize çize, "bu çocuk ne kadar "Türk"se, o kadar da "İranlı"" demeye çalıştık, yazıp anlatmaya çabaladık.
Yaşamını Türkiye'de oturtmuş, gayet sağlıklı, entellektüel bir baba olan bu adamın daha çok başını ağrıtacak bu kadının, "ama o İranlııı!" çığlıkları.. Epey mücadele etmek zorunda kalacak; herkesi, hiç birimizin mecbur bırakılmadığımız şekliyle ırkının ve köklerinin aslında kötü olmadığına iknaya çabalayacak gibi görünüyor.
Önyargılarımızın alt yapısının üstüne, dil-edebiyat gücüyle, medya gücüyle inşa edilen/eklemlenen malzemeler, benliğimizi nasıl da sarıyor, ayrışmayı, tarafsız düşünmeyi ne kadar güçleştiriyor..
Bu aralar kılım annelere, daha doğrusu "anne" ünvanı verilmişlere.

15 Nisan 2007

Pazar akşamları ne anlama gelir?

Pazar akşamları, ben kendimi bildim bileli, acılı zamanlar demek.. Bitmemiş ödevlerdi eskiden, şimdi bitmemiş raporlar.. Eskiden, ki ben o zamanlar dörtgöz ve tıfıl bir çocuktum, pazar günü bir işkence günü, akşamı da bir işkence akşamıydı: özlemle beklenen hafta sonunun güzel Cuma akşamında yatma saati sınırlaması olmadan televizyon keyfi yapmak, o zaman sobalı olan ve benim hem en güzel hem de ergenlik girişinde en asi zamanlarıma tanık olan evimizde, perşembe pazarından alınmış kestane-kebap keyfi, ve elbette benim için en anlamlı olan dizi: Süper Baba, ardından Cumartesi günü, pembe pikeli ranzamızda geç vakitlere dek uyku, uzun uzun kahvaltı keyifleri, öğleden sonra mutlaka ya balık ya da annemin profesyonel olduğu açma börek seansları, yine geç vakitte yatış ve benim ancak Pazar akşamı aklıma gelen ödevlerim.. Zaten tipik bir Türkiye ailesinde yaşanan Pazar günü sanırım, muhakkak sırayla banyo yapılması, annenin merdaneli makinede çamaşır yıkaması, "ne zaman otomatik çamaşır makinesi alıyosun ömeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeer?" diye dellenmesi:), komşumuz Ülker Teyze'nin, tek başına yaşayan orta yaşlı bir kadın olarak her işini bizim evde görebileceğini düşünmesinin annemde yarattığı gerginlik, "anneniz çok yoruldu bugün, yemeği ben hazırlayayım" diye, evinden patlıcanlı-paçalı bir garip yemekler getirmesi, bizim "ıyy, ben burasını yemem" dememize, "gaganıza.." diye başlayan küfürler üzerine babamın "yav Ülker abla çocukların yanında...?" diyerek biz kıkırdarken Ülker Teyze'yi uyarması, havanın erkenden kararmasıyla beraber, aslında Pazartesi'ye ne çok ödev olduğunun hatırlanması.. Ödevlerin başına bir türlü oturulamaması ve arada yeni türeyen kanallarda tekrar yayınlanan bölümlerinde müziğini duydukça içimin bir hoş olduğu, beni "frustration"dan "frustration"a koşturan, o dönem muhakkak ailecek izlenen "Bizimkiler" dizisi.. Gözlerden uyku akarak ödevlerin tamamlanması, yanında işitilen azarlar cabası.
Her Pazar gecesi yatmadan evvel "ya ama aslında çok daha iyi yapabilirdim ödevi, ben en iyisi bir daha son güne bırakmayayım" dediğimi, kendi kendime söz verdiğimi hatırlıyorum.
Şimdi de her Pazar gecesi, "ya aslında daha erken başlamış olsaydım, çok daha kallavi bir rapor olabilirdi bu" diyor, bir dahakine erken başlama sözü veriyorum kendime..
Pazar akşamları benim için, "kendine verilmiş sözleri tutmamanın yol açtığı acılı zamanlar" demek galiba..

14 Nisan 2007

Babamı yeni uğurlamışken..

Dün gece geç bir vakitte babam geldi.. Bu seferki, sürpriz olarak adlandırdığı ama tetkik-kontrol amaçlı bir baskın değildi neyse ki.. Arada yapıyor hala oyle şeyler. Tipik bir üç kız babası olma sendromu olabilir. Hala büyümüş değiliz onun için, hiç de büyümeyeceğiz sanırım... Dün sabahtan Ayaş'a gelip, büyükbabamın ölümünden sonra yapılan değişikliklere ayak uydurabilmek için gerekli bir takım işleri halletti, bu arada gün içinde süren telefon konuşmalarımızda bana Ayaş'taki evde kalacağını söyleyip, 23.30'da da "dırınırınnn!" diye geldi! Mustafa eniştemin miras paylaşımına ilişkin eski defterleri açıp durmasına dayanamayıp zor atmış kendini halamlardan:) Dün bir şey görüşemedik ama bugün iyice bir baba-kız günü yaşadık. Yurttan kardeşim de teşrif etti. Kendi başımıza yaşamaya çalıştığımız dört yıldır, babamın her gelişinde yaşanan süreç bugün aynen tekrar edildi. Önce, bir güzel dedikodu yapıldı, ardından babamın gelişi öncesi iyice zıvanadan çıkmış ev hallerine el atıldı: Teker teker işlevini yitiren ampuller değiştirildi, çalışmayan gece ve masa lambaları tamir edildi. Bu esnada tavanda iş görebilmek için sandalyenin minderi üzerine iki de divan yastığı atarak terlikleriyle bu yığınağın üstüne çıkmış ancak dengesini sağlayamayan hallerine ve "gümlemek" fiilini kullanarak elektriği kesmeye çalışma durumlarına bir güzel kıkırdandı. Sonuç o kadar muhteşem ki, sarı ışık sevdamın her defasında başarısızlıkla sonuçlanması nedeniyle florasana karar vermemiz neticesinde, geç vakitlere dek rapor yazdığım oda adeta bir pideci gibi, bembeyaz ve ışıl ışıl! Sonrasında da deliler gibi yemek yedik elbette, ardından çay-kek-bir adet töre dizisi keyfi ve babamın koparan espri ve yorumlarıyla, kendisini Ceylan Turizm'le Eskişehir'e yolladık.. Kardeşimle, coşkulu geçmesi gerektiği öğrenilmiş bir Cumartesi akşamı, tam tersi vaziyette, küçükken evden giden her misafirin ardından hissettiğimiz duygu ve söylemlerle kalakaldık..
Vaad ettiğinden erken vakitte evden giden babaları, öyle muzip de baksalar, kınıyoruz!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...